’38 Kırımı, belgeler ve vicdanlarına beton dökenler

HomeWelt

’38 Kırımı, belgeler ve vicdanlarına beton dökenler

Bir bilgi ve belge salvosundan bile söz etmek mümkün. Velhasıl, her şey apaçık ortada, Eğer vicdanlarına beton dökmemişlerse, ’38 Kırımı ile ilgili gerçeği öğrenmek isteyenlerin, dönemin -muhalif de değil- egemen basınını taraması bile yeterlidir.

HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

Dersim ’38; cumhurbaşkanı, başbakan ve genelkurmay başkanının müşterek inisiyatifinde alınan karar, plan ve uygulamaların ürünüdür. Yasama, yargı ve yürütme kurumlarını oturtmuş, kuruluşunu esasen tamamlamış merkezî bir devletin, en üst kademesinden en alt kademesine kadar içinde olduğu bir soykırımdır. Bugüne kadar ortaya çıkan resmî belgeler, bu noktanın artık tartışma konusu olmaktan çıkması için yeterlidir.

Hatta bu konuda, artık bir bilgi ve belge salvosundan bile söz etmek mümkün. Özellikle de son on yıldan beridir her yıl dönümünde kaleme alınan sayısızca yazıda okumuş, organize edilen sayısızca anma etkinliğinde duymuşsunuzdur.

Velhasıl, her şey apaçık ortada, bilgi de belge de ziyadesiyle. Elini vicdanına koyup, bu soykırımla ilgili gerçeği öğrenmek isteyenlerin, dönemin -muhalif de değil- egemen basınını taraması bile yeterlidir. Örneğin o günlerin günlük gazetelerini şöyle bir taramak da devletin en tepe karar mekanizmasının uygulamanın nasıl da başında, tam da içinde olduğunu görmek için yeterlidir. O gün bugündür vicdanlarına beton dökenler, günlük Tan gazetesinin ilgili nüshalarına bir kerecik baksa keşke!

Dönemin Başbakanı İsmet İnönü, 1935’te hazırladığı raporla “Dersim’in hali” ile ilgili bir yol haritası çizdi. Bu rapordan, önerdiği önlemler ve “yol haritası”ndan, iki yıl boyunca ziyadesiyle “yarar” sağlandı. Yani, çizilen yol haritasının gereği yeine getirildi.

Açıklanan Genelkurmay belgelerinde, Seyit Rıza’nın Erzincan’da yakalanma tarihi olarak, 10 Eylül 1937 günü verilir. Yanında, silahsız iki kişi daha vardır.

Aynı günlerde, İnönü’nün bir şekilde “geride tutulması” gerekli görüldü. Birçok araştırma,  bunun nedeni olarak, İnönü’nün Dersim ile ilgili kimi noktalarda “pasif” bulunmaya başlanmasını zikreder. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, 25 Eylül 1937 günü, Başbakan İsmet İnönü’yü görevinden alır. Yerine, Celal Bayar’ı başbakan atar. Hemen ardından, yeni başbakanın “Dersim’in halledilmesi”nde “eli darda kalmasın” diye, bütçeye 1 milyon liraya yakın bir tahsisat da konulur. (Kırımın yaşandığı 1938 yazı ortasında Mustafa Kemal’in ağır hasta olduğu tezini savunanlara bir an hak verelim; Eylül 1937’den beri gayet planlı, programlı yaşanan hazırlıkları nasıl hasır altı edecekler peki!)

Bu konu Celal Bayar, İhsan Sabri Çağlayangil ve Süleyman Demirel’in anılarında da yer aldı. Demirel: “Atatürk ve Mareşal Çakmak oturmuş, konuşmuşlar. Tunceli’yi temizlemek lazım geldiğine karar vermişler. İnönü’nün temizlik yapmaya fazla istekli olmadığını bildiklerinden, Celal Bayar’a sormuşlar; ‘Yapar mısın?’ Celal bey bize anlattıydı. ‘Yaparım’ demiş. Girişmişler…” (Cüneyt Arcayürek, “Büyüklere Masallar Küçüklere Gerçekler (8), Bilgi Yayınevi, s. 81)

Seyit Rıza ve arkadaşları, 15-16 Kasım 1937 gecesi idam edildi. Tan gazetesinin bu günlerdeki haberlerine göre, Mustafa Kemal ve devlet ricali, 13-18 Kasım 1937 tarihleri arasında bölgede (Malatya, Elazığ, Diyarbakır ve Dersim-Pertek’te) resmî bir gezi ve teftiştedir. Seyid Rızalar, 15 Kasım’ı 16 Kasım’a bağlayan gece asılırken, Mustafa Kemal 17 Kasım günü Dersim’e kadar gitmiştir. İlgili haber şöyle: “Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, Orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli’ne gitmişlerdir…” (Tan gazetesi, 18 Kasım 1937)

Yani, ’38 Kırımı’dan hemen önce, devletin tepesindeki üç sacayağı şöyledir: Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Başbakan Celal Bayar ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak! Devlet karar mekanizmasının bu üç sacayağının nasıl çalıştığını, onlardan birinden, Celal Bayar’dan aktaralım:

“Üçümüz Dersim’de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada, ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır’, onu görüşüyoruz. İkisi de (yani Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak) Birinci Cihan Harbi’nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş… Dersim’in o halde kalırsa, her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı…” (Tercüman gazetesi, 17 Eylül 1986)

Tam da bu günlerde, Dersim’deki jandarma karakollarından üç-dördünün basıldığı haberi gelir. Devletin tepesindekilerin verdiği tepkiyi, yine Bayar’dan dinleyelim: “Atatürk’le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i’ dedi ve vurduk…”

Mustafa Kemal’in, “Dersim Harekâtı” kapsamında yapılanları ve yapılacakları kendi eliyle işaretleyerek gösterdiği bir harita var. Kimsenin yok sayamayacağı bir belgedir bu. Trabzon’da bir müzededir. Mustafa Kemal’in, “buradan girdik”, “şuradan vurduk” diye ayrıntılı anlatımlarda bulunduğu bir görsel.

Diyarbakır’dan kalkan, üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmaya başladığında, uçaklardan birini, Mustafa Kemal’in “manevi kızı”, “Türkiye’nin ilk kadın pilotu” Sabiha Gökçen kullanıyordu. Gökçen’in anılarının Dersim’le ilgili bölümleri ibretliktir. İnsanlık suçu delili olarak değerlendirilecek anlatımlardır. Gökçen, Ahmet Emin Yalman’la yaptığı röportajda şöyle anlatıyor:  “Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur… İnsan evvela bombalarını atıyor, bundan makineli tüfeğe geçiyor. Dersim’deki ilk bombardımanın heyecanını unutamam.” (Sabiha Gökçen, Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, THK Yay. 1981)

TBMM, kırımdan sonra “beşinci çalışma dönemi”ne girmişti. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla 1 Kasım 1938’de yapılan bu açılış toplantısına katılamadı. Onun hazırladığı açış konuşmasını, Başbakan Celal Bayar okudu. Mustafa Kemal, “Tunceli” ilinde “haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı” dile getiriyordu.

“Tertele”, bütün dillerde aynı sözcükle karşılanır: Kırım!

Dersimliler, Dersim’de yapılana o bölgenin en yaygın anadili olan Zazaca/Kırmanci’de, “Tertele” derler. Bunun, sadece Türkçe değil bütün dillerdeki karşılığı, “kırım” ya da “kırmak”tır. Ki Dersimlilerden iki “tertele” dinlersiniz: İlki, 1915’te tanık oldukları “Tertelê Hermeniu” (Ermeni Kırımı); diğeri, 1937-38’de bizzat yaşadıkları “Tertelê Kırmancu”dur. Yani Dersimlilere göre, olup biten, bir “soykırım” idi.

Devlet cephesi ise, “haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanması” diye tanımlamayı sürdürüyor yaptıklarını.

Kim her ne ise, öyle (kemalist, milliyetçi, sağ-muhafazakar, siyasal İslam, demokratik sol, ortanın solu, liberal, sosyalist, komünist…) kalarak, 1937-38’de Dersim’de yaşananların bir soykırım olduğu konusunda buluşulabilecek bir vicdanî ortak nokta bulmak zorundadır artık.

O yıllarda, dünya tekelci finans kapitalist sisteminin koçbaşı konumuna yerleşen ve Nazi faşizmiyle yönetilen Almanya’nın, İkinci Dünya Savaşı yıllarından baş sorumlusu olduğu “Yahudî Kırımı” (hatta baş ortağı olduğu Osmanlı’nın Ermeni Kırımı) konusunda aldığı tavır, mevcut sistemlerin diğer muktedirleri için de öğreticidir.

Artık anlaşılmalıdır ki mevcut Cumhuriyet idaresinin kapitalist ve burjuva niteliğini koruyan bir çerçevede kalarak az biraz “değerlenmesi” bile, tarihte yaşanan haksızlıkları teslim etmek ve gereğini yerine getirmekle mümkün olabilecektir.

………………………………………………..
Fotoğraf: 1937 yılında, Dersim’de tutuklanan köylü kadınlar ve çocuklar. Bu fotoğraf, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı’nda kayıtlı. Fam Yayınları tarafından yayımlanan “Bir Askerin Günlüğünden Dersim 1938” isimli kitapta yer verildi.

www.huseyin-simsek.com
huseyin.şimsek@gmx.at

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments