Büyük travmatik olayların, bireysel ve toplumsal ruh hallerine yansımaları kaçınılmazdır.
Bu hem psikolojik hem de sosyolojik olarak böyledir. Filozof ve sosyolog Maurice Halbwachs 1925 yılında toplumsal hafıza kavramını geliştirdi ve toplumsal travmaların bireyin ve toplumun bilinci üzerindeki etkilerini çözümledi. Onun çalışmaları ve bu “Kolektif Bellek” (Toplumsal Hafıza) kavramı günümüzde hala geçerliliğini korumakta.
İşin ilginç yanı, psikolojik boyutunun sosyolojik boyutuyla iç içe olmasından dolayı, sürekli karıştırılıyor olması. Bu sebeple, Halbwachs’tan yola çıkarak belirtmeliyim ki toplumsal travmaların da tıpkı bireysel travmalar gibi bireylerin beyinlerinde derin izleri vardır.
Travmatik olaylar, Beynin amigdala (korku, endişe, öfke ve kaygı) ve hipokampüs (hafıza ve öğrenme) gibi bölgelerinde kalıcı değişimlere yol açar. Stres hormonları rol oynamaya başlar ve bunların uzun vadeli sonuçları oluşur.
Halbwachs, toplumsal travmaların da bireyi aşan kuşaktan kuşağa anlatılan anılarına dikkat çeker ve bunun ortak bir hafıza oluşumuna yol açtığını söyler. Büyük travmatik olayların toplumda bıraktığı izler ise toplumsal kimliğin şekillendirilmesinde önemli rol oynar. Daha doğrusu toplumsal kimlik, bu ve bu tip olaylar ile şekillenir.
Geçmiş travmaların, acıların, ortak kimliğin şekillenmesinde önemli bir rolü olduğunun altını çizer.
Ve yine bu travmaların gelecek nesillere aktarılma biçiminin olumlu ve olumsuz kimlik gelişimine doğrudan etkisi olduğunu söyler.
Biyolojik olarak da bu Epigenetik etkilerin, sonraki nesillere aktarımına kadar uzanan kapsamlı bir süreçtir bu.
Travmayı aşmanın çözümü ise travmayla ve ona yol açan sebeplerle yüzleşmektir. Bu hem bireysel hem de toplumsal olarak geçerli bir çözümdür.
Toplumda bu yüzleşme olmazsa devreye; toplumsal çatışmalar, önyargılar, göç, etnik kökenlere göre ötekileştirme, ayrımcılık, ırksal üstünlük safsataları devreye giriyor.
Aksi durumda ise yani yüzleşme durumunda, toplumsal dayanışma ruhu gelişiyor ve dayanışma ruhu ön planda olan bir toplum oluşuyor.
6-7 Eylül Pogromunu da bu çerçevede ele almanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu anlamda bu pogromdan söz ederken bir toplumsal travmayla mücadele edildiğini, bunun toplumun ve bireyin belleğine kazınan etkilerini yok etmenin önemine vurgu yapmak istiyorum.
Peki soru şu olsun. Bir konuda her gün yeni söz söylemek gerekir mi? Bazen de yapılması gereken şey, gerçeği aynı cümlelerle sonuna kadar tekrar etmektir belki de.
Evet tekrar edelim o halde. 6- Eylül, “olay” değil, bir pogromdur.
Kendiliğinden değil, planlı programlı bir “özel harp” organizasyonudur.
6-7 Eylül Pogromu; sadece acı günlerimizden biri değil, aynı zamanda bu toprakların utanç günlerinden biridir. 6-7 Eylül, (Tıpkı 1915 gibi, tıpkı 1919 -1923 gibi) bu coğrafya insanının, dün selam verip iç içe yaşadığı komşusunun, ertesi gün malına çöktüğü ve böylece toplumsal iki yüzlülüğün içselleştiği ve derinleştiği bir gündür.
Üstelik, Pogromdan kurtulanların bir kısmı ise dokuz yıl sonra, 1964 Techir’inde, sadece taşıyabilecekleri kadar bir valizle, anayurtlarından vatanlarından kovuldu.
Buna sessiz kalmak, bununla yüzleşmemek, bu acılara ortak olmamak bir çürümedir.
Bu çürümenin hem bireysel hem toplumsal hem de tarihsel boyutları vardır. Bu çürümeden nasibini alanlar ise artık hiçleşir ve insan dışı varlıklara dönüşürler.
Hiçleşmenin, güce tapınmanın, omurgasızlığın, yenilgiyi kabullenmenin, ihanetin, bir gün önce devrimcilerden, devrimden yana iken, (hatta bir gün önce “devrimciyken”) bir gün sonra darbecileri alkışlamanın, itaat etmenin, mücadeleyi terk etmenin, mücadele edenlere küfretmenin nedenlerinin bazılarının şifreleri, bu tip çürümelerin (1915, 1919, 1923, 6-7 Eylül gibi) toplumsal hafızadaki etkilerinde aranmalıdır.
Tarihin, yani gerçeğin üstü sürekli örtüldükçe, bu gerçeğe karşı duyarsızlaştıkça, bir halka karşı girişilen bu top yekûn saldırının üzerinden geçen zaman, kuruyan kalpleri daha da hissizleştirdi, toplumun vicdanındaki derin yaralar için için iltihaplandı, insanın çürümesi yabancılaşmasına paralel olarak derinleşti.
Örneğin bu yabancılaşmış birey, elinde fotoğraf makinesi ile eski bir Rum evinin fotoğrafını çekerken, bir zamanlar o evdeki yaşanmışlığı, o evde yaşayanlara haksızlık edildiğini, zorla gönderilmelerinin ne büyük bir rezillik olduğunu düşünmeyen, o evde yaşayıp kaybetmiş kişiyle empati kurmayan, yani içinde ufacık bir merhamet, acıma, üzüntü, pişmanlık vb. duygusu oluşmayan bir bireyin; yaşadığı toplumdaki tüm diğer acılara, haksızlıklara, adaletsizliklere, toplumsal olaylara karşı da samimi olarak, böylesi duygular beslemesi, refleks göstermesi mümkün müdür?
İşte insanın bozulması (korkak, bencil, çıkarcı, adaletsiz, vicdansız) böyle bir şeydir. Böyle bir insan empati de kuramaz.
Bunun nedeni yüzleşmemek, çözümü ise yüzleşmekten geçmektedir. Bu sebeple bir devrimci için tarihsel acılar, bu gözle de görülmeli, incelenmeli ve işlenmelidir.
Ama bu suça bir şekilde ortak olan hiç kimse utanmadı, özür dilemedi, yaraları sarmadı ve yüzleşmedi. Sonraki nesiller de bu süreçlerin sonuçlarını farkında olmadan yaşasa da bunun bilgisi ile ya hiç karşılaşmadı ya da karşılaşsa bile kendisinin bilincinin de bu sürecin bir sonucu olarak şekillendiğini kavrayamadı.
2011 yılında düzenlediğimiz bir söyleşide, şöyle demişti Apoyevmatini gazetesi editörü Mihail Vasiliadis abi; “1900’lerin başında, 1 milyon nüfusa sahip İstanbul şehrinde, 260 bin Rum’dan biriyken, şimdi 16 milyon (2009) insanın yaşadığı İstanbul’da kalan, 2000 Rum’dan biriyim sadece”…
Belki şimdilerde, 1.500-2.000 Rum kaldı sadece bu topraklarda. Ve bir zamanlar anavatanları olan bu topraklarda, şimdi sessizce yok oluyorlar…
Unutma, unutturma!
O halde tekrar etmekte fayda var.
6-7 Eylül, “olay” değil, bir pogromdur.
Kendiliğinden değil, planlı programlı “özel harp” organizasyonudur.
Bu hiçlikten çıkışın biricik yolu yüzleşmektir.
Yüzleş ve ruhunu kurtar…












