Salı, Nisan 21, 2026
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Edebiyat

Ağaçlar Tabiatın Sanat Eseridir

Serdar Taş by Serdar Taş
28/12/2025
in Edebiyat, Manşet Haberler, Yazarlar
A A
0
Ağaçlar Tabiatın Sanat Eseridir
0
SHARES
642
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

“Babamın toplumsal geleneklere karşı sağlıklı bir umursamazlığı vardı: Bir keresinde annemin dehşete düşmesine rağmen sulu boyalarımla evin pencerelerini gökkuşağına boyamama izin vermişti ve sonbaharda kırmızıya bürünerek iyi bir iş çıkardığını düşündüğü ağaçları alkışlardı.”

Jennifer Dubois, A Partial History of Lost Causes

Ağaçlar merakımızı kaşıyan, muhayyilemizi baştan çıkaran, meramımıza ve malelimize mecaz ve tercüman olan varlıklar. Her soluğumuzda onların hakkı var ve “her iki çam ağacı arasında bir başka hayata açılan bir kapı var” (John Muir). Edebiyat ehli ve filozof taifesi bereket ki onlardan, o her bir dalı asumana uzanan bu vakur, mağrur varlıklardan ilham aldılar. Arzdan arşa ağan, ayakta uyuyan, ayakta köklenen ve ayakta ölen destansı ve görkemli varlıklar onlar. Evvel zamanlardan ahir zamanlara yadigâr kalmış geçkin, tecrübe abidesi ağaçlar, tarihin nice sergüzeştine sabır ve sukut ile tanıklık etmeleriyle kıymetlidir. Hani râviyân-ı ahbâr, nâkilân-ı ashâr ve muhaddisân-ı rûzigâr olup da dile gelselerdi havadisleri duyurur, eserleri nakleder, zamanın hadiselerini anlatırdı onlar bizlere. Bize bizi ağaçların anlattığını bir düşünsenize! Hayali bile dünyaya değer… Ancak yine de şayet kulaklarımız işitebilecek görgü ve içgörüdeyse bizlere kendi serüvenini, ömrünün serencamını fısıldar onlar.

O ağaçlar ki hışırdayan yapraklarıyla konuşur ve seyreyler alemi, yapraklarıyla emerler güneşin balkıyışlarını. Rüzgârın elleriyle hışırdayan yaprak sesiyle
dalgaların raks edişi akraba nağmeler sunar kulağımıza. Güneşin yalımları, yaprakların arasından süzülerek ışık yağmurları makamından dökülür toprağın derisine. Güneşle kavrulmuş ve demlenmiş yaprakların halısında yürümenin kendine münhasır bir nefaseti vardır ayaklar için.

Ağaçlar bize sırtını dönmezler asla, ağaçların her yanı yüzüdür zira. George Nakashima, ağaçların tabiatla en yakın, en doğrudan ve samimi rabıtamız
olduğunu söyler. Hermane Hesse belki de paganist bir hassasiyetle ağaçların birer sığınak, barınak, adeta kutsal mabet olduklarından dem vurur ve eğer onlarla nasıl konuşacağımızı, onlara nasıl kulak vereceğimizi bilirsek hakikati onlardan öğrenebileceğimize değinir Ağaçlar kitabında. John Muir, evrenle buluşmanın en berrak yolunun, bir ormandaki ıssızlığa, yabanıl yaşantıya yönelmekle mümkün olduğun dillendirir. Henry David Thoreau, hayatın iliğini emebilmek, ‘yaşadım’ diyebilmek, ruhuna huzur ve dinginlik serpmek için ormana gider. Walden Gölü kıyısında üstadı Ralph Waldo Emerson’a ait araziye ufarak bir ahşap kulübe inşa eder. Thoreau yaşamın sadece zaruri ihtiyaçlarını gidermek ve yaşamı ağaç deryasının rahle-i tedrisatından öğrenebilmek için ormana gider bir talebe olarak. Ölürayak yaşayamadıklarının hüsranı ve hicranına duçar olmamak için gider o ormana. O, yabana inanır; doğaya, ormanların çağrısına ve ezgisine, derelerin çağıltısına, mısırların boy verdiği geceye, su geçirmez bataklıklara, mahsule durmuş tarlalara inanır…

“Yatak odasının penceresi bahçeye bakıyordu ve zaman zaman, genellikle ‘kötü bir dönem geçirdiğinde’ Bay Helm, onun uzun saatler boyunca bahçeye baktığını görmüştü, sanki gördükleri onu büyülüyormuş gibi. “Küçük bir kız çocuğuyken ağaçların ve çiçeklerin kuşlar ya da insanlar gibi olduğundan çok emindim. Bir şeyler düşündüklerine ve kendi aralarında konuştuklarına… Ve eğer gerçekten denersek onları duyabilirdik. Bu sadece kafanızı diğer tüm seslerden boşaltma meselesiydi. Çok sessiz olmak ve çok sıkı dinlemek. Bazen hâlâ buna inanıyorum. Ama insan asla yeterince sessiz olamaz…” (Truman Capote, Soğukkanlılıkla)

Sabırlı ve kucaklayıcıdır ağaçlar; ağaca çıkmanın coşkusunu ve nefasetini bilen çocuklara cömertçe sunar meyvelerini. Richard Mabey’in nezdinde ağaçsız olmak, eksiksiz fazlasız köksüz olmak demektir. “Ağaçlar, yeryüzünün gökyüzüne yazdığı şiirlerdir,” Halil Cibran’ın nazarında. Ve o, ağaçların kudreti ve güzelliği karşısında mestane olur. Küçümen bir çekirdeğin çatlayıp, toprağın sinesini yarıp filizlenmesi, yerçekimine kafa tutarcasına boy vermesi nasıl da mucizevi bir süreçtir. Bir Gal darbımeselini yazımıza konuk etmemek haksızlık olur: “Bir elmanın kalbinde saklı olan tohum, görünmez bir meyve bahçesidir.” Tam da hayatta artık yaşanılası bir şeyler olmayacağı düşüncesine gark olduğumuzda Albert Schweitzer imdadımıza yetişir: “Artık dünyada güzel bir şeyler olmadığını nasıl söyleyebiliriz ki! Bir yaprağın titreyişinde, bir ağacın şeklinde daima hayrete, meraka şayan bir şeyler vardır.”

Peki sormalı nev-i beşere: Hangi şatafatlı eşyada, hangi ihtişamlı gökdelende bir sekoyadaki azamet, bir zeytin ağacının büklümlü gövdesindeki estetik vardır!? Franklin D. Roosevelt ise tamamen Amerikan pragmatizminden istim alarak ağaçları Amerikan halkının âli menfaatlerine tercüme eder: “Topraklarını yok eden bir millet kendi kendini yok eder. Ormanlar, topraklarımızın akciğeridir; havayı temizler ve ulusumuza taze güç verirler.” Chris Maser, ormanlara reva gördüğümüz muamelelerin birbirimize karşı takındığımız tavrın bir yansıması ve temsili olduğunu söylerken ziyadesiyle haklıdır. Krishnamurti, kelimelerin varlıkları isimlendirmesinin o kadar da masumane bir şey olmadığını, bir ağaca kelimelerle değil, ancak tenimizle dokunabileceğimizi hatırlatır.

Ulu Ağaçlar Devrildiği Zaman

Ulu ağaçlar devrildiği zaman,
uzak tepelerde ürperir kayalar,
boy atmış otların arasına
pusar aslanlar,
ve filler bile güvenli bir yere
ağır ağır yürümeye başlar.

Ulu ağaçlar devrildiği zaman
ormanlarda,
ufarak yaratıklar sessizliğe çekilir,
duyuları siner
korkunun gölgesinde.

Ulu insanlar öldüğü zaman,
hafifler etrafımızdaki hava
çoraklaşır, seyrelir.
Tökezler nefesimiz.
Gözlerimiz ansızın görmeye başlar
acıtan gerçekleri.
Hafızamız birden keskinleşir,
sorgular,
kemirir söylenmemiş tatlı sözleri,
vaat eder
hiç yürünmemiş yolları.

Ulu insanlar ölür ve
onlara mecbur hakikatimiz
veda eder bize.
Büzülür, kurur
onların şefkatine muhtaç
ruhlarımız.
Eksilir,
onların aydınlığıyla
biçimlenen ve aydınlanan bilincimiz.
Bu kadar hiddetlenmemişizdir hiç,
tarifsiz cehaletine mahkum edilinceye değin
karanlık ve soğuk mağaraların.

Ulu insanlar öldüğü zaman,
az sonra huzur çiçeklenmeye başlar
ağır ağır ve hiç kural tanımadan.
Sakinleştirici bir titreşimle
dolar bütün boşluklar.
Duyularımız yenilenir,
eskisi gibi olmaz asla
ve fısıldarlar kulağımıza.
Onlar bu dünyada yaşadılar.
Yaşadılar. Biz… Daha güzel
olabiliriz. Yaşadığı için onlar.

                                         Maya Angelou

Sırrımızı ağaçlara dilemmaya düşmeden dökebiliriz, ne de olsa ağaçlar sırrımızı kimselere faş etmez, bizi ele vermezler. David Attenborough, yeryüzünde bir tek varlığın bağrında bunca mevcudata fauna, mesken, mahfil olmasını hayret ve hayranlıkla dillendirir. W.H. Auden usta kalemi ve kıvrak zekâsıyla onurlandırır ağaçları: “Bir kır yürüyüşü esnasında karşılaşılan ağaçlar, o ülkenin ruhuna dair ne de çok şeyi aşikâr eder; herhangi bir kültür asla bir ormandan daha iyi değildir.”

Matt Haig ise Finlandiya halkının mutluluğunu topraklarının yüzde 75’inin ormanlardan müteşekkil olmasına bağlar. Eduardo Galeano’nun o fevkalade ve alelacayip Hayal Kurma Hakkı isimli manifestosunun maddelerinden biri de şöyledir: “Yeryüzünün ve ruhun çölleri yeniden ormanlaşacak.” Değil mi ki ormansızlık, distopik, olmayasıca bir dünyanın en karakteristik özelliklerinden biridir. “Kendimleyim, ağaçlar beni okşamak için eğiliyor, gölgesi kalbimi kucaklıyor.” Bir ormandaki ağaçların nağmesini ancak sessizliğe hakkını teslim edersek işitebiliriz. Ve unutmamalı ki ağaçlar, kökleriyle kucaklaşır; mahfuz ve nevi şahsına münhasır bir lisanla, koku salgılayarak, ses yayarak konuşurlar.

Şayet zekâ kabaca sorun çözebilme ve uyum sağlayabilme melekesiyse ağaçlar buna fazlasıyla kâdirdir. Onlar görgülerini bölüşen, harici uyaranlara ve streslere karşı gayet hassas, farkındalığı yüksek varlıklardır. Ebeveyn ağaçlar yavrularıyla iletişim kurar, gelişimlerini destekler. Müstakbel tehlikelere karşı birbirlerini ikaz ederler. Merhametli, sosyal; hasta ve acı çeken ağaçlarla gıdalarını paylaşan, dayanışan gani gönüllü ve müşfik (şefkâtli) yaratıklardır onlar.

Azılı bir Yahudi, Müslüman, Türk, köylülük ve heretik (sapkın) düşmanı ve Nazizim’in manevi atalarından olan Martin Luther’in, “Yarın dünyanın yerle
yeksan olacağını bilsem bile yine de bir elma ağacı dikerim,” demesi yaşamdan yana olduğuna dair bizleri ikna etmeye ve riyakârlığını tedavülden silmeye kifayet edebilir mi hiç!? Ancak “devcileyin bir ormanın yaratılışı, bir meşe palamudunda mahfuzdur,” diye serdeden Waldo Emerson’un samimiyeti ve yaşamdan yanalığı su götürmez ince fikrimce.

“Yeryüzüne ihtimam göstermek, bizlerin en kadim, en kıymetli ve neticede en sevinçli sorumluluğumuzdur,” diye buyurur Wendell Berry. “Doğanın tek bir dokunuşu, bütün dünyayı akraba kılar,” der Shakespeare bir piyesinde. Ayrıca aynı vardan var olduğumuzu, aynı cevherin damarları olduğumuzu, aynı varlık deryasında yüzdüğümüzü, tekmil varlıkların akrabalığını hatırlatır bizlere Carl Sagan: “Bu çam ve ben, var olduk aynı maddeden.”
Hadi kelamımıza Joan Maloof esintisi de katalım: “Bir ormanın gölgeden kubbesini hissedebilmek için kişi farklı duyular kullanabilmelidir, çoğu vakit
en faydalı olanı muhayyiledir.” Ah, parmaklarım yine beni Herman Hesse’nin sözcüklerine uğratıyor: “Ağaçlar öğrenmeyi, kuralları, talimatnameleri vaaz
etmezler. Ayrıntıları göz ardı etmeksizin kadim yaşam yasasını vaaz ederler.” Çoksatar yazarı Paulo Coelho’ya atıfta bulunmak herhalde metnimizi ciddiyetine ve muradına halel getirmez: “Bütün bilgeliğimizin de aynı zamanda bir ağaçta saklı olduğunu söylemek de yerinde olacaktır. Yüz binlerce ağaçlı bir ormanda iki yaprak birbirinin aynısı olamaz ve aynı güzergâhta asla iki yolculuk birbirine benzemez.”

Victor Hugo ise aşkı tanımlarken ağaç metaforuna müracaat eder, ne de iyi eder: “Aşk, ağaç misalidir; kendiliğinden büyür ve tekmil varlığımıza derin kökler salar.” Kim bilir; belki de aşk, karşı devrime yazgılı bir devrimdir. Wangari Maathai’nin indinde ‘yaşadım’ diyebilmek için ağaç dikmek elzemdir: “Bir çukur kazana, ağaç dikene, sulayana ve yaşamasını sağlayana kadar hiçbir şey yapmış sayılmayacaksın. Sadece konuşuyorsun.” İşte bu yüzden Andrea Koehle, “En derin köklerinden bir direnç toplayabilmeyi öğrenebilmek için bir ağaç diker.” Belki de bir ağacın yalın görkeminde ve bir ormanın efsunlu ahenginde yaşayamamanın ızdırabını yaşıyoruz hepimiz. Ve devrilmiş bir ağaç gövdesi bile o bizim “mutena” ve ayaktaki yapılarımızdan bile daha sağlam, soylu ve hayatiyetli.

Raven Boys romanında, “Ağaç olsaydım, insanları sevmek için hiçbir sebebim olmazdı,” diyen Maggie Stiefvater’a katılmamak imkânsız. Ben ki bir beşer olarak bile somut ve tekil insanları, soyut ve tümel insanlığı sevmek için bunca az sebep bulabiliyorken bir ağacı düşünemiyorum bile. Kaldı ki ağaçların insanlar karşısındaki savunmasızlığı, kırılganlığı, tehlikelere açıklığı beni her daim hüzünlendirir. Ağaçlar yandığında etrafa sadece karbondioksit yayılmaz; ayrıca havada kalp kırıklığı kokusu da bırakırlar. Ve ağaçlar, kendilerini kesenlerden ve yakanlardan intikamını getirdikleri yıkımlarla muhakkak alırlar. Öte yandan ağaçlardaki sıhhate, yalın görkeme ve cömertliğe her daim gıpta ettim.

Şimdi bir daha dönüyorum yüzümü Cibran’a: “Ağaçlar, toprağın göğe yazdığı şiirlerdir. Bizler onları yere devirir, kendi boşluğumuzu kaydetmek için kâğıda dönüştürürüz.” Hani evleri yüksek kurmuştu ya alçak ve ruhu bodur insanlar; belki de bir gün o ağaçlar kıyam eder, yongalarından zuhur eder, yekvücut olur, arz-ı endam eder; o arsız ve hadsiz “göğüdelen”lerden ve yükseldikçe alçalanlardan hesap sorarlar. Bir roman karakterinin çocuksu muhayyilesiyle söylüyorum: Keşke bütün ormanları saklayabilecek kadar büyük bir sığınağım olsaydı. Keşke kucağım tekmil ağaçları ve çocukları kucaklayacak kadar büyük olsaydı.

Yazımın hitamına gelmişken cenneti bu dünyada kurmaya tâlip Sebastiao Salgado ile Leila Deluiz Wanick çiftini ve Hindistan’ın Orman Adamı Jadav
Payeng’i konuklamak ve hatırlatmak istiyorum:

2000’lerin başında fotoğrafçı, muhabir Sebastiao Salgado ve eşi, yaşam yoldaşı, yani arkadaşı mimar Leila Deluiz Wanick Salgado, Brezilya’nın Minas Gerais şehrindeki Aimores bölgesinde binlerce dönümlük metruk, harap ve ormansızlaştırılmış araziyi yeniden ağaçlandırmaya koyulur. Dünyaya, tabiata ve insanın yaratıcı kudretine inanan çalışanlar ve gönüllülerle birlikte 18 senede üç milyona yakın ağaç dikilir ve bölgenin ekosistemi insan marifetiyle yeniden ihya olur. Toprağın doğru koşullar ve dokunuşlarla nasıl da hayatiyet kazanacağına dair bir zamansız bir derstir bu aynı zamanda. Netice muazzamdır: Tabiatın kendiliğinden süreçlerle çok daha uzun vadede oluşturacağı ormanlık saha şu an 293 bitki türü, 172 kuş türü ve onlarca memeli hayvanı mihman ediyor.

“Toprak benim kadar hastaydı, her şey yok olmuştu. Arazinin sadece yüzde 0,5’i ağaçlarla kaplıydı. Sonra eşimin aklına bu yok edilmiş ormanı yeniden
diriltmek gibi bir fikir geldi. Ağaçlandırmaya başladığımızda bütün böcekler yok oldu, kuşlar ve balıklar geri döndü. Ağaçların çoğalması sayesinde ben de yeniden doğdum. Bu benim için en önemli andı.” (Sebastião Salgado)

Ve şimdi sıra Hindistan’ın Orman Adamı Jadav Payeng’de… Jadav on altısındayken bir nehir ada olan Majuli’nin hali pürmelali karşısında eleme gark olur. Binlerce yılan kavurucu sıcaklarla saca dönüşmüş kurak topraklara yenik düşmüştür. Ve 1979’dan itibaren bu kıraç, çorak ve hiçbir şeysiz topraklara her gün bir fidan dikme misyonunu üstlenir. Kırk yılı aşkın bir zaman sonra 1.390 dönümlük bir orman yaratır elceğizleriyle. Bir zamanlar nehir kaynaklı sel ve erozyonla sürekli tehdit altında olan Majuli artık yüzlerce tür için bir sığınak haline gelir, son döngüleri düzenlenir, biyolojik çeşitlilik artar. Tutkusunu nasıl olup da sürdürdüğü kendisine sorulduğunda verdiği cevap panteist bir tınıda: “Kimse Tanrı’yı görmüyor. Ben Tanrı’yı tabiatta görüyorum. Tabiat Tanrı’dır. O bana ilham ve güç veriyor. O hayatta kaldıkça ben de hayatta kalırım.” Kendini ‘yalnız kurt’ olarak tanımlayan Payeng, “Ormanda kendimi asla tehlikede hissetmiyorum. Burası benim en büyük evim. Kaplanların yanı sıra geyikler, filler, maymunlar ve türlü türlü kuşlarla dolu bir ev.” Fillerin sığ nehir sularını geçerek elleriyle var kıldığı ormanda dolaşmasından büyük keyif alıyor o. Her ne kadar ada köylüleri hayvanların tarlalarını çiğnediğinden ve evlerini tahrip ettiğinden müşteki olsa da Payeng uyum sağlaması gerekenin insanlar olduğunu söyleyerek hayvanları savunuyor ve sert bir şekilde ihtar çekiyor: “Ağaçları öldürmeden önce beni öldürmeniz gerekecek.”

Yeryüzü belki iyi insanların yüzü suyu hürmetine dönmüyor ama benim dünyam, o güzelim, o cânım insanların yüzü suyu hürmetine deveran ediyor.

Tags: serdar taş
Previous Post

Uçak kazasında hayatını kaybeden Libya heyetinin cenazeleri ülkelerine gönderildi

Next Post

Uyuşturucu soruşturmasında 4 ilde operasyon: 17 şüpheli tutuklandı

Serdar Taş

Serdar Taş

İstanbul Üniversitesi’nin Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nden mezunu olan Serdar Taş, daha önce Ötekilerin Gündemi ve Avrupa Demokrat gibi haber platformlarında da yazmıştır. İnsana dair her ne varsa onu ilgilendirmektedir: geçmeyen geçmiş, yaşanamayan şimdi ve gelmeyecek gelecek gibi… Amatör olarak deneme türüyle ve gazetecilikle iştigal eden biridir.

Yazarın Diğer Yazıları

Artık Evde Kimse Yaşamıyor
Manşet Haberler

Artık Evde Kimse Yaşamıyor

08/12/2025
Next Post
Uyuşturucu soruşturmasında 4 ilde operasyon: 17 şüpheli tutuklandı

Uyuşturucu soruşturmasında 4 ilde operasyon: 17 şüpheli tutuklandı

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Siyasal Kimlik, Toplumsal Cinsiyet ve Bedenin Disiplini: 1968 Kuşağına Feminist ve Eleştirel Bir Okuma

Siyasal Kimlik, Toplumsal Cinsiyet ve Bedenin Disiplini: 1968 Kuşağına Feminist ve Eleştirel Bir Okuma

by Mendine Dinçer
21/04/2026
0

1968 kuşağı, yalnızca siyasal hareketlerin yükseldiği bir dönem değil, aynı zamanda gündelik yaşamın ideolojik bir çerçevede yeniden kurulduğu tarihsel bir...

ALMAN EMPERYALİZMİNİN 3. KEZ SİLAHLANMASI

ALMAN EMPERYALİZMİNİN 3. KEZ SİLAHLANMASI

by Ahmet Hulusi Kırım
21/04/2026
0

1890’dan başlayarak, yirmi yıllık bir süreçte dünyanın en ileri endüstrilerini, en iyi üniversitelerini, en zengin bankalarını ve refahın sağladığı en...

YAŞAMAYA MECBURSUN: BULUTSUZLUK ÖZLEMİ: ROCK VE İSYANKAR ÖNCÜLERİ

YAŞAMAYA MECBURSUN: BULUTSUZLUK ÖZLEMİ: ROCK VE İSYANKAR ÖNCÜLERİ

by Ümit Özdemir
21/04/2026
0

Adını Mümtaz Soysal’ın bir makalesinden alan Bulutsuzluk Özlemi’nin müzikal serüveni, yönetmen Caner Kaya imzalı Yaşamaya Mecbursun: Bir Bulutsuzluk Özlemi Belgeseli adlı...

Gülistan Doku soruşturmasında kritik gün: Eski Vali Tuncay Sonel adliyeye sevk edildi

Gülistan Doku soruşturmasında kritik gün: Eski Vali Tuncay Sonel adliyeye sevk edildi

by Sonhaber
21/04/2026
0

Tunceli'de 5 Ocak 2020’den bu yana kayıp olan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’ya ilişkin soruşturmada yeni bir aşamaya geçildi. Erzurum Cumhuriyet...

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2024 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2024 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik