Salı, Şubat 3, 2026
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Manşet Haberler

KIRIK ÇIKIK BİR AŞK HİKÂYESİ: SEKİZ

NARSİYA GÜNLÜKLERİ 3

Murat Utkucu by Murat Utkucu
03/02/2026
in Manşet Haberler, Yazarlar
A A
0
KIRIK ÇIKIK BİR AŞK HİKÂYESİ: SEKİZ
0
SHARES
490
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

“Lütfen sonra konuşalım. Burada nasıl sekiz olduğumu bilsen”

Sahi takıldığım şeye bak! Yeterince derdim yok ya  sözlük bulmak istiyorum şu an: Sekiz olmak! Evet ilk kez duyuyorum ve bunu müstakbel nişanlımla yaptığım son konuşmada öğreniyorum. Oysa veda konuşması bu. “Senden ayrılıyorum” diyorum. “Bekle” diyor bana. Sabit telefonun ucunda hiç görmediğim evinin ihtimal antresinde, bir vestiyere tutturulmuş “eski kasa” telefonun ahizesi elinde ve ayakta. Öyle hayal ediyorum. “Nereye” diyor. “Gitme” demiyor ama! Sekiz olmuş işte. Anlayış bekliyor. Misafirler var. Ev kalabalık. Uygun olduğunda anlatacak bir şeyler. Bekle diyor. Ama affetmiyorum. Aslında affedemiyorum. Sabık nişanlısına duyduğu aşk acısının bitmesi için beklemeye tahammülüm yok. “Aptal” okur şimdi vicdan mahkemesi kuracak ve kıracak kalemimi. “Bırak erkeklik gururunu” diye haykıracak. “Kıza süre ver. Empati göster” Lakin vaziyetin vahametini “Show meraklısı” bilmiyor ki. Bu görüşmeden dört gün önce annesi aynı ahizenin ucunda bana şunu demişti: “ Söyledim ona oğlum. Bir karar ver. Kimse üzülmesin. Ne sen, ne başkası.” O başkası evet anladınız benden başkası değil.

Sevim üniversite aşkımdı ama kendisi fakülteden değildi. Aslında öğrenci değildi. Maliye’de memure olarak görev yapan genç bir kız. Alev’in liseden arkadaşı. Bu vesileyle tanıştık. Mübalağa büyüdük. Ayrıldık barıştık. Nihayetinde ben devletle kafa kafaya gelince ilişki bitti. Malum, devrimciler ölümle nişanlıydı. Bu iş olamazdı. İlişki bıçakla kesildi. Gönül yarası kanamaya devam etti. Sonra devletle nasıl olduysa barıştık. Döndük dönülmez yerlerden. Lakin Sevim bıraktığım yerde değildi. Mülkiyeliyi bırakmış bir Harbiyeli ile nişanlanmıştı. Bir kalbin acıyabilme kapasitesinin bu kadar hadsiz olduğunu ilk kez o zaman öğrenmiştim. Aynanın karşısına geçiyor ve göğsümde sancıdan kıvranan yeri tespit etmeye çalışıyordum. O kadar gerçek ve dokunabildiğim bir acı. Sözün kesildiğini ve beni kesip attığını öğrendikten sonra üç ay boyunca günde on altı saat İngilizce çalıştım. Aklımı kaçırmamak için. Her gün on km koşuyor gelip yatıyor ve uyandığımda “Tanrım” diyordum, “Olmayan Tanrım, neden bugün dünden daha korkunç. Neden ölmek zor, ölümü yaşamak bu denli kolay” Üç ay sonra askere gidene kadar bir yorgancıda iş bulup kendimi nevresim takımlarının arasına attım. Ev kadınlarının mefruşat arzusunun yeknesaklığı, acı çekme arzumu unutturuyordu bana. Geçecekti. Herkes gibi biliyordum. Bilmek yetmiyor çekmek gerekiyordu işte.

Sevim; aşkı bulmuş, mutluluktan uçuyor, eski sevgilisi, aşk acısından nefes alamıyor, canını teslim etmek üzere bekliyor, bekliyordu. Şu insani haller ne trajik sahiden. Kıza yazık. İleride acı çekecek çünkü. Bana yazık. Acı çekiyorum. Ailelere yazık. Çocuklara bakıp acı çekiyorlar. Herkese yazık işte. Ama ne güzel bir acı öyle. Herkes yaşamak için adını yazdırıyor kara kaplıya! O konuşmanın üzerinden otuz iki yıl geçti. Ve defalarca âşık oldum, ayrıldım acı çektim. Her defasında aşkla kâinatın sırrına vakıf olup sonra her defasında kahrettim. Hep aynı döngüde ve sanki ilk kez yaşıyorum gibi. Tazelenerek. Yeniden ve yeniden doğarak. Neyse efendim, biz hikâyemize devam edelim

Kısa bir konuşmaydı aslında. Akşam dokuz gibi aradım. Ne diyeceğimi günlerce düşünerek. Biraz kalbî incelik işlemişse karakterinize insanların duygu haritasını detaylarıyla hissedebiliyorsunuz. Hele aşıksanız. Sevim’in duygusu, aslında aşksızlığı kalbimi en kırılgan yerinden büküyordu. Mansur’u unutamıyordu. Mansur! Bunca yıl sonra neden bu adı hatırlıyorum. Niçin bu saçma detay hafıza arşivimde saklı. Neden orada duruyor sevgililerimin eski sevgililer kataloğu. Mansur “Komutan”, belki kadrosuzluktan bugün emekli. Belki zamansız bir enfarktüs ve ölü. Belki cemaat işleri ve “Kaderin oyunu mu bu” ve mahpus.

Uzatmadan geçmişe yani genç teğmenimizin sevgilimi kaptığı ve beni de ölüye çevirdiği zamana geri dönelim: Ben Lavrion’da mültecilik edip harikulade keyifli ve bir o kadar da ölümüne riskli tatildeyken anlaşılan Mansur iyi bir aşık olarak Sevim’i mutlu ediyordu. Tamam, bu cümle sorunlu, kabul ediyorum. Çünkü aşkta unutamamanın sebebi bir mutluluk karnesi değil. Böyle bir seçenek bile yok aslında. Tutku ile mutluluk arasında bir ilişki yok çünkü. Hatta tersi geçerli olabilir. Çünkü tutku bir tür delilik. Eh deliye her gün bayramsa buradan bir ölçü çıkmaz değil mi? Ama Mansur’u sevmişti işte. Çok sevmişti üstelik. Sonra ayrılmışlar ve bana geri dönmüştü. O geceyi hatırlıyorum. Hayatımın en mutlu anlarından biri. Askerdeydim. Sevgilinin geri dönüş haberini aldığımda heyecanla koğuşa gelmiş hepsi mimar mühendis bankacı bizim bakaya çavuşlarını toplamış ve kutlama yapmıştık. Kızı Harbiye’nin elinden Geri Alma Partisi. Tamam, bu da  çok patriarkal oldu kabul. Ama aşk nedeniyle mazur görelim ve dönemin ruhu diyelim. Neden ayrıldıklarını hiç söylemedi. Saygısızlık etmişti sevilen, o da nişanı atmıştı. Ve sonra o da ilk göz ağrısı “aşkına” geri dönmüştü. Eywallah Aşkım. Hoş geldin!

Demek ki neymiş? “Döndüm” demek yetmiyormuş! Sevim’in babası bu arada ah ki ah kanser oldu. Aileler hastanede tanıştı ilk. Baba eski tüfek bir öğretmen ve aşağılamayı mizah sanan güleç yüzlü bir nobrandı. İlk tanıştığımızda bana öyle tuhaf şakalar yaptı ki ben terhis sonrası berbat bir depresyonda kaybolmuşken ayrıca yeni bir depresyona sokmayı başaracaktı beni. Zavallı annemin hayretler içinde müstakbel kayınpederime bakan gözlerini hep hatırlarım. Yine de onu mutlulukla ve İbn Sina Hastanesi’nin bir odasında “Verin bir cigara tellendireyim, bunu hak ettim” deyişiyle yatağından doğrulurken hatırlamayı tercih edeceğim. Pos bıyıklı yakışıklı gülen haliyle.

Hastalık ilerledi. Baba ağırlaştı. Sevim benden uzaklaştı, uzaklaştı. Aşk, büyük sözlerde değil basit edimlerde kendini belli eder. Sevdiceğinin sevgisini kocaman bir öpücükte değil tahmin edilemez bir olayda, sizin için endişelendiğinde hissedersiniz. İzmir’de deprem oldu. Sert bir sarsıntıydı. Aramadı. Gerek duymadı. Ne bir telefon ne bir merak! Aradım. Ses tonu renksiz. Kelimeler heyecansız. Sesini kaybetmiş sevgi. Sebep? Aşıksanız bilirsiniz. Aşk gözü diye bir şey var. Evet aşk fena halde insanı aptallaştırır ama maşukun kalbini de aşığa açar. O sözü neden söylediğini bilirsiniz ve asıl  neden söylemediğini. Neden öyle davrandığını ya da … Sevim susuyordu. Sevim kopuyordu. Sevim’in kalbinde ağırlık vardı. Başka bir aşk vardı.

Aradım ve “Beni sevmiyorsun. Gidiyorum” dedim. “Gitme” demedi. Uygun değildi ve sekiz oluyordu işte. Sekizi o günden sonra sevmedim. Ki çift sayılara gönlüm boş değil. Neyse ki uzatmadım. Dik durdum. Aşk uzatır çünkü. O da uzatmadı. Sevmeyen uzatmaz çünkü. Ama ayrılmak da istemiyordu. O gün bana oyun gibi gelmişti ya bugün net olarak biliyorum. Beni sevmesi için bekle diyordu. Ah ki ah bir aşıktan istenecek en son şey!

Ahizeyi yerine koydum. Ve bitti. Eh ben de bittim tabi. Sonraki üç haftayı yaklaşık üç asır olarak yaşadığımı hatırlıyorum. Saniyeleri hesapladığımı biliyorum. Bir gün seksen altı bin dört yüz saniye idi. Geçmesi gereken günlük saniye sayısı. Birinci gün ikinci saat,  ikinci gün otuzsekinci saat, beşinci gün yüz yirmi saat on altı dakika otuz iki saniye… Aldığım notlar da saklı arşivimde. Kargacık burgacık Sevimlerle dolu defterler saklı. Nasıl bir acıydı Tanrım. Şimdi bile o acıyı hissedebiliyorum. Otuz iki yıl sonra yani. En güzeli neydi biliyor musun Meraklı Okur? Haber alma imkânım yoktu telefon dışında. Ne fotoğrafını görebilir ne bugün nerede kiminle takılmış öğrenebilirdim. Şimdi aşk acısı çekenler nasıl da talihsiz. Her an görebiliyor her an ne yaptıklarını biliyorlar. Hatta kimle flört ettiklerini kime yaklaştıklarını hangi bikiniyi denediklerini hangi smokin ile ortalıkta salındıklarını. Ve hep canlı kalıyor acı. Ben ise sadece saniye sayıyordum. Yanlış hatırlamıyorsam ki mektup hala arşivimde saklı ama açıp bakmayacak ve duyguyu çağırmayacağım, üçüncü hafta pazartesi günü akşam eve geldiğimde bir mektup buldum posta kutusunda. Sevim Taşkent’ten gelmişti. O üç haftada o kadar acı çekmiştim ki artık pişmiştim ve mektubu alırken kalbim artık atmıyordu. Aşkım o kadar yara almıştı ki heyecanımı kaybetmiştim. Yine de açmadan önce kutsal bir el yazmasının önünde bekleyen bir mistik tarihçi gibi o büyülü zarfı açmak için bekledim. Kokladım. Evet, yaptım bunu. Zarfa dokunan elinin kokusunu aradım. Büyük bir dikkatle açtım. Zarf hala durur. Önlü arkalı iki adet A4 kâğıt. Okumaya başladım.  “Bu mektubu sana umut vermek için yazmıyorum. Bunu anlamalısın.” Güldüm. Acıyla çarpılan ağzımı hissederek güldüm. Yüreğimdeki sızıya engel olamadım ama. Nezaketsizdi çünkü. Gerek yoktu. “İçimden yazmak geldi. Engel olmak istemedim ve yazdım. Yaşadıklarımı paylaşmak için.” dese yetecek oysa. Hatta amacım seninle bir ilişkiyi canlandırmak değil” dese. Öyle demiyor. Umut vermiyormuş. Peki, amacın ne o halde? Istırap çeken bir genç erkeğin kalbine saplanmış mızrağı iyice kanırtıp sonra daha keskiniyle mi değiştirmek. Pansuman mı yapmak? “Çok mu acıdı Aşkım” demek? Amacın ne peki?

Mektup bana akıllar veriyordu. Eşimi dikkatli seçmeliydim. “Herkes çekilir ve müstakbel eşinle yalnız kalırsın. İşte o zaman yani kapılar üstünüze kapandığında bir daha dönüş olmaz. Kararını dikkatli ver” Oldu Majesteleri. Size karşı duyduğum aşkı söküp atarsam bu kararlara odaklanabilirim. Ama siz bana bu mektubu atmasaydınız keşke. Ben zaten yolumu kalp yordamıyla bulurdum. Siz endişe buyurmayın lütfen. Son satırlar ise sahiden enteresandı. Mansur’a yazdığı ve sahiden harika bir şiir vardı. Sevim bir kozadan bahsediyor. Onu boğan yok eden bir kozaya hapsolduğundan. Nihayetinde o kozayı yırtıp çıkacağını beyan ediyor ve arada sabık nişanlıya göndermeler yaparak “Senden çıkıyor ve artık seni sevmiyorum diyorum” dizesiyle ile noktalıyordu şiirini. Sevgilimin eski sevgilisine yazdığı şiiri bana göndermesi de tuhaftı. Yoksa bu bir kehanet miydi? Daha sonra da yaşayacak mıydım eski sevgiliye yazılmış edebi eserleri görmek gibi tuhaflıkları.

Mektubu defalarca okumuş olmalıyım ki otuz iki yıl sonra detaylarıyla hatırlıyorum. Fakat kopuyordum Sevim’den. Çünkü sanıldığının aksine aşkı sevişmek sökmez yürekten. Aşkı yine aşk ya da ilişki oynatır yerinden. Çürük bir diş gibi… O sırada Nergis’le görüşmeye başlamıştık. Bu iyileştiriyordu işte.

Bir ay sonra bayramda Sevim nezaketen annemi aradı. Görüşüyorlardı arada. Ben ise aşk yükünden uzaklaşmıştım artık. Beni aramak yerine annemle görüşmek. Sivrihisarlı olmak böyle bir şeydi herhalde. Özne ile değil de özneyi etkileyecek üst özne ile temas. Mantıklıydı aslında ama bu kez işe yaramayacak hatta rahatsız edecekti. Bayram’da babasının vefat ettiğini öğrendik. Baş sağlığı dilekleri vesaire. Babasının hastalığı sırasındaki tutumu da derinden sarsmıştı beni. Hastalığın aşıkları yakınlaştırması gerekiyordu. Sevim’in her gece beni araması bana sığınması aşka başını yaslaması dostluğumu arzulaması. Hayır bunları hiçbiri olmamıştı. Beni tercih etmemişti. Kusur bende miydi peki? Sonraki otuz iki yılda tecrübe ettiğim gibi benim gibi erkekler tutkuyla kendilerinden vazgeçer. Tam bir teslimiyet içinde aşklarını el üstüne tutar. Yeter ki aşkla yansınlar. Gerçek buydu. Sevdiğim bende teselli bulmak istememişti. O kayıp giden bir aşkın hatırasına sığınıyor başını bir hayâle dayıyordu.
Mayısın ilk haftası idi. Ofis telefonu çaldı. Açtım. Sevim’in sesi. Sıcacık bir ses. Sevimli, mütebessim. Mutlu küçük bir kuşun şakıması gibi. “Foça’ya geldik Maliye’nin kampındayız bir hafta kalacağız. Uygunsan” “Ben nişanlanıyorum Sevim” Kuş sustu. Çok değil ama. “Biliyorum” dedi bu hayatta mutlu olamayacağım. Kaderim bu benim. Bedbaht bir hayat yaşamak” Bir anda söyledi bunları. Sonra ne konuştuk hiç hatırlamıyorum. Mansur’un adını unutmayan ben ne yazık ki kapatmadan önce son cümlemiz ne oldu bilemiyorum. Sesini son duyuşumdu bu. Bu bir intikam konuşması değildi. “Madem beni reddettin o halde”.  Hayır değildi çünkü bir başka yola girmiştim. Ama Sevim bana farkında olmadan korkunç bir gelecek bırakmıştı. Mademki aşktan yana şansım yoktu. O halde ben de âşık olmadan makul ve harika bir insanla yollarımı birleştirmeliydim. Aşk varsın olmasındı ne fark ederdi? Çok şey fark edermiş bilmiyordum. Aslında kendime henüz dışarıdan bakacak o içsel gözden mahrumdur. Tutkuyla aramdaki ilişkinin nasıl bir bataklığa beni çekiyor olacağından bihaber. Kendini tanımamak ne acı. Sevim aşkını geri çekmiş buna dayanamamış ve ondan vazgeçmiştim. Ancak vazgeçtiğim aşkın kendisi olmuştu.

O “Sekiz”li ayrılık konuşmasından sonra Nergis ile tanışmamış olsam belki mektup geldiğinde Sevim’le yola devam edecektim. Hayatımın seyri değişecekti. Tıpkı hava sahası kapandığı için birkaç saatle Suriye’ye gidememiş olmam gibi. Gitmiş olsaydım çok başka bir hikâyede başroldeydim oysaki. Hayat yaşanmamış hikâyelerden de oluşuyor. Bir başka boyutta bir başka evrende Sevim ile birlikte çocuklarını büyüten bir Murat var belki. Bir başka evrende Suriye’den ülkeye girişte vurularak ölen bir başka kişi. Sonsuz sayıda evrende sonsuz sayıda kader yaşanmaya devam ediyor.

Sevim’i yıllar sonra buldum. İtiraf etmeliyim ki sosyal medya üzerinden çok aradım. Sayısız kombinasyonları denedikten sonra nihayet bir hesap üzerinden ulaştım kendisine. Yazdım. Cevap verdi. Evlenmişti. Bir kızı vardı. Hesabındaki fotoğraflarında hala on sekiz yaşında duruyordu. Güzel, alımlı. Yeni hayatlarımızdan hiç söz etmedik. Eskiye de değinmedik. Sesinde kırgınlık yoktu. Ama tuhaf şekilde varlığımı hissettim onda. Sanki halâ bizdik. O tuhaf ve birleştiren bağ orada duruyordu sanki. Sonra devam ederiz lütfen beni üzme dedi. Bunu asla yapmam! Yapamam dedim.

Bir daha görüşmedik.

…

Romantik ve kolaycı okur böyle bir son istese de hakikat böyle yaşanmadı. Sahiden buldum Sevim’i. Messenger üzerinden konuştuk. Kısa bir konuşma. “ Merhaba’nın hemen ardından söylediği şaşırttı ama: “Lütfen beni suçlama. Boyum kadar kızım var” “Rica ederim” dedim. “Sadece konuşmak istedim. Hepsi bu” Uygun değildi. Sonra görüşmek üzere sözleştik. Ve tutmadık sözümüzü. Bana yazmadı. Ben de alınganlık gösterdim ve içimden gelmedi temas kurmak. Orada kaldı her şey.

Olması gerektiği gibi.

Tags: Murat UtkucuNarsiya Günlükleri
Previous Post

Ramazan pidesine zam: Kilo fiyatı 100 liraya çıktı

Next Post

TÜİK, “yüksek enflasyonla yaşamaya alışın” diyor!

Next Post
TÜİK, “yüksek enflasyonla yaşamaya alışın” diyor!

TÜİK, “yüksek enflasyonla yaşamaya alışın” diyor!

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güncel Haberler

TÜİK, “yüksek enflasyonla yaşamaya alışın” diyor!
Ekonomi

TÜİK, “yüksek enflasyonla yaşamaya alışın” diyor!

03/02/2026
KIRIK ÇIKIK BİR AŞK HİKÂYESİ: SEKİZ
Manşet Haberler

KIRIK ÇIKIK BİR AŞK HİKÂYESİ: SEKİZ

03/02/2026
Ramazan pidesine zam: Kilo fiyatı 100 liraya çıktı
Ekonomi

Ramazan pidesine zam: Kilo fiyatı 100 liraya çıktı

03/02/2026
Trump: Epstein dosyaları beni aklıyor, adaya hiç gitmedim
Amerika

Trump: Epstein dosyaları beni aklıyor, adaya hiç gitmedim

03/02/2026
Şubat 2026 kira artış oranı belli oldu
Ekonomi

Şubat 2026 kira artış oranı belli oldu

03/02/2026

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2024 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2024 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik