ABD ile İRAN, savaşı sona erdirmeyi hedefleyen 14 maddelik mutabakat zaptını imzaladı. Anlaşma, yaptırımların hafifletilmesi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, nükleer silah üretmeme taahhüdü ve Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin yeniden açılmasını gibi maddeleri öngörüyor. Versailles’da imzalanan mutabakat, çatışmayı şimdilik durdurmuş olabilir; ancak Ortadoğu’da kalıcı bir düzen kurulmuş değil. Hürmüz Boğazı’nın jeostratejik ağırlığı, nükleer dosyasındaki belirsizlikler ve bölgesel aktörlerin farklı öncelikleri, ortaya çıkan tablonun bir barıştan çok kırılgan bir ateşkes özelliği taşıdığını gösteriyor.
Trump, İran’a yönelik operasyonların başında, füze kapasitesinin yok edilmesi, nükleer programın durdurulması, bölgede vekil güçlere verilen desteğin sonlandırılması ve rejimin çökertilmesi gibi birçok hedef koymuştu. Üç ayı aşkın süren çatışmaların ardından, geçici bir barış anlaşması sağlanırken, Washington’un bu hedeflere ne derece ulaştığı tartışma götürüyor.
Paylaşılan Anlaşma maddelerinin bazıları, İran’ın ve ABD’nin kendi iç kamuoylarına yönelik maddeler. Kendi halklarına PİRUS zaferini anlatacaklar. İşin acı tarafı şu ki, bu savaşı iki tarafta kaybetti.
Bu savaşın en büyük kaybedeni ABD emperyalizmi oldu. Hegemonyası gerilemekte olan ABD, çok büyük prestij kaybına uğradı. Her istediğini yapamayacağı bir kez daha anlaşıldı. Trump, koyduğu hedeflerin en önemlilerine ulaşamadı. Ne teokratik İran yönetimi değişti ne de balistik füze stokları tamamen imha edilebildi. Nükleer programın durdurulması da şimdilik askıda. Diğer yandan, ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş stratejik planda Çin’e açtıkları bir savaştı. Eğer başarılı olsalardı, Rusya-Çin-İran stratejik ittifakı dağıtılmış olacak, Asya’nın girişinde İran’a diz çöktüren emperyalist ABD adım adım Çin’e yönelecekti.
İran’ın kaybı da çok büyük oldu. Teokratik rejim ayakta kalsa da üst düzey askeri ve sivil liderliği, nükleer fizikçiler yok edildi. Zaten, sadece hava harekatıyla, kök salmış olan rejimi değiştirmek mümkün olmazdı. İran bir Irak olmadığı için ABD emperyalizmi yeni bir “Vietnam Sendromu’ yaşamamak için kara harekatına cesaret edemedi ancak alt yapısı çok büyük zafiyete ve çok derin maddi kayıplara uğradı. Savaş öncesi, İran’ın elinde Ortadoğu’nun en büyük balistik füze stokları bulunuyordu. Tahminlere göre, ülkenin elinde 2500 ile 6 bin arasında farklı menzillere sahip füze vardı. Savaşın ilk ayında bu kapasitenin yaklaşık üçte biri imha edildi, üçte birlik bölümü ise hasar görerek kullanılmaz hale geldi. İran’ın füze ve uzun menzilli insansız hava aracı üretim kapasitesi yıllarca geriye gitti. İran’ın bölgesel askeri caydırıcılığı da önemli ölçüde zarar gördü. İran donanmasına ait irili ufaklı 161 gemi ve tekne imha edildi ve ülkenin hava savunma sistemlerinin yüzde 82’si devre dışı bırakıldı.
Operasyonun bir diğer nedeni de İran’ın, Irak, Suriye, Lübnan, Gazze ve Yemen’deki vekil güçlere verdiği desteğin sona erdirilmesiydi. İran’ın güvenlik stratejisinde önemli olan Şii Hilalinin parçalanması, Ortadoğu’da İran uzantıları olan Hamas ve Hizbullah’ın askeri, siyasi gücünün sınırlandırılarak İran’ın misilleme kabiliyetinin zayıflatılması Ortadoğu’da stratejik dengeyi Siyonist İsrail lehine değiştirdi. Ortadoğu’da harita yeniden çizilirken artık bu destek tamamen kesilmese de önemli ölçüde zayıflayacaktır. İran, 7 Ekim 2023’ten sonra peyderpey Suriye’den dışlanmıştı, şimdi ise bu zayıf haliyle Ortadoğu’da da olmayacak.
Savaşın tek kazananının İsrail olduğu söylenebilir. Ortadoğu’da İran’ı diskalifiye etmiş, bölgede stratejik üstünlüğü ele geçirmiş ve İran füzeleriyle güvenlik endişesine düşen Körfez ülkelerini ittifaka mecbur bırakarak ABD –İSRAİL öncülüğünde kurulacak olan, Türkiye’nin de dahil olacağı Ortadoğu NATO’sunun yolunu açmıştır.
ABD ve İran arasında silahların susması, çelişkilerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Kapitalist sistemde savaş bir istisna değil, sistemin kendi mantığının ürünüdür. Pazar paylaşımı, enerji kaynaklarının kontrolü ve jeopolitik üstünlük mücadelesi sürdükçe savaş ihtimali de yaşamaya devam edecektir. Bu nedenle ilan edilen geçici mutabakat kalıcı bir barıştan çok yeni bir hazırlık dönemini andırmaktadır. Ortadoğu’nun kaderi Washington’da, Tel Aviv’de, Londra’da ya da başka bir emperyalist merkezin elinde olduğu müddetçe bölge halkları gerçek anlamda huzura kavuşamayacaktır.












