Günümüzde, Türkiye Cumhuriyeti’nin “terörsüz Türkiye” ve “iç cepheyi güçlendirme” söylemleriyle
başlattığı süreç, II. Dünya Harbi sonrası kurulan küresel sistemin çöküşü ve yeni bir dünya
düzeninin oluşumu bağlamında değerlendirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, dünya
düzeninin yeniden şekillendirildiği süreçte, bugüne kadar sürdürdüğü terör siyasetinin sınırlarına
dayandığı gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bu ortamda, PKK lideri Abdullah Öcalan, silahlı
mücadelenin artık çözüm olmadığını ilan ederek, alternatif siyasal yaklaşımlar önermiştir. Ancak
Türk devleti, Ortadoğu’daki yeni siyasi koşulları bir güvenlik tehdidi olarak algılamaya devam
etmekte ve Kürt hareketiyle yürütülen müzakereleri güvenlik odaklı bir çerçeveye sıkıştırmaktadır.
Bu bağlamda, Rojava’nın (Kuzey ve Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimi) tasfiyesi, çözüm sürecinin
temel bir unsuru olarak gündeme getirilmektedir.
Rojova, Kürtler, seküler Araplar, Aleviler, Ezidiler, Hıristiyan azınlıklardan oluşan çoğulcu
demokratik bir yapıdır. Suriye Demokratik Güçleri (SDG), bu yönetimi demokratik bir Suriye’nin
inşasında kurucu bir unsur olarak görmektedir ve dış ilişkilerini bölgedeki dinamikleri dikkate alan
ustaca bir diplomasiyle yönetmektedir. Bu model, Kürtler için önemli bir kazanım olarak öne
çıkmaktadır.
Abdullah Öcalan’ın siyasal çözüm arayışlarında öne çıkan temalardan biri, Ortadoğu halklarının
ortak tarihsel mirasına dayanan “ümmet birliği” kavramıdır. Öcalan, bu birliği güncelleştirerek
halkların özgürleşmesi için bir yol olarak savunmaktadır. Ona göre, Türk ve Kürt halklarının bin yıllık
kardeşlik geleneği, demokratik bir çözümün temelini oluşturabilir (bkz. Yol Haritası, 2011;
Demokratik Ulus Çözümü, 5. Cilt, 2013). “Ümmet” terimi, İslam siyasal düşüncesinde etnik ve
coğrafi sınırları aşan bir ümmet birliği idealini temsil eder. Ancak bu yaklaşım, tarihsel ve siyasal
açılardan önemli sorunlar içermektedir.
Ümmet” kavramı, çok etnikli, çok dinli ve kültürel çeşitliliği olan seküler özyönetim taleplerini
dışlama eğilimindedir. Tarihsel olarak ataerkil, merkeziyetçi ve homojenleştirici özellikler taşıyan
bu söylem, özgürlükçü bir çözümün aracı olmaktan ziyade, yeni bir hegemonik düzenin aracı olma
riskini barındırır. Bu bağlamda, Rojava’daki özyönetim modeli, “ümmet birliği”ne değil, demokratik
özerklik temelinde halkların eşitlikçi ittifakına dayanmaktadır. Dolayısıyla, Öcalan’ın perspektifi,
Rojava deneyiminin ruhuyla uyumsuz görünmektedir.
Pozitivist ve Sosyal Darwinist eğilimlere sahip Osmanlı asker-sivil bürokrasisi, “ümmet birliği ve
kurtuluşu”nu İslamcı-Türkçü hedeflerine ulaşmak için araçsallaştırmıştır. Kürtler, geç Osmanlı ve
cumhuriyetin kuruluş süreçlerinde Osmanlı asker-sivil bürokrasisi ile “ümmetin birliği” ekseninde
gerçekleştirdikleri ittifakla, Osmanlı Hıristiyan milletlerinin katliamlar ve soykırımlarla yok
edilmesine yol açan büyük insanlık suçunun sorumluluğuna ortak oldular. Sosyaldarwinist
Osmanlı ve aynı anlama gelmek üzere cumhuriyet bürokrasisi, Hıristiyan milletleri tasfiye ettikten
sonra, başbaşa kaldığı ve asimile edemeyeceği Kürtlük’ü ezmek için bütün gücüyle harekete geçti.
Kürt halkı bu süreçte, kendi varlığını yok sayan otoriter cumhuriyete, elindeki bütün imkanlarla
karşı koymuş ve bu süreçte Hıristiyan milletlerin trajedisi ile empati kurmuştur. Modern tarihte
“ümmetin birliği” ekseninde gerçekleştirilen ittifaklar, Kürt milletinin hafızasında travmatik bir iz
bırakmıştır. Dolayısıyla “ümmetin birliği”, yeni bir kurtuluş perspektifi değil, geçmişteki acıların
tekrarı olabilecek bir anakronizmdir. Türk devletinin, Kürt meselesine güvenlikçi bir yaklaşımla
çözüm araması karşısında, “ümmet birliği” gibi bir anlayışla anlaşma zemini aramak, gerçek
çözümün önündeki en büyük engeldir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin güncel siyasetinde ümmet retoriği, güvenlikçi ve asimilasyoncu bir
programın örtüsü olarak kullanılmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Malazgirt vurgusu, “ümmet
birliği”ni Türklük merkezli, militarist bir kardeşlik vurgusu üzerinden yeniden üretmektedir. Bu
yaklaşım, Kürtlerin demokratik çözüm taleplerini görmezden gelmekte, “ümmetin birliği”
söyleminin otoriter amaçlara hizmet etme riskini somutlaştırmaktadır.
Örneğin, “Malazgirt zaferi” vesilesiyle Erdoğan’ın dile getirdiği görüşler ve tehditler, bu tehlike
konusunda uyarıcı niteliktedir. (İletişim Başkanlığı. 26.08.2025)
Türkiye’de Kürt meselesinin demokratik temelde çözümü, Türk devletinin Suriye’den elini çekmesi
ile mümkün olabilir. DEM Parti ve muhalefet unsurları, Türkiye kamuoyunda eşitlikçi, özgürlükçü
ve anti-militarist bir bilinç oluşturarak, Rojava’yı ve bölgeyi kaosa sürükleyecek yayılmacı
politikaların önünü kesmelidir. Seküler, özyönetime dayalı ve demokratik bir Suriye rejimi
kurulmaksızın, Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü doğrultusunda bir gelişme beklemek gerçekçi
bir yaklaşım değildir.







