Bir Şairden Fazlası Eksildi
Bazı ölümler vardır; yalnızca bir insanı alıp götürmez. Bir ses, bir bakış, bir vicdan eksilir. Öyle ki bazen, kendimize tuttuğumuz ayna kırılır. Çünkü bazı insanlar yalnızca yaşadıkları yılların değil, temsil ettikleri değerlerin de taşıyıcısıdır. Onlar gittiklerinde devamlılıkla eksiklik iç içe geçer.
Ahmet Telli’nin ölümü de böyle bir eksiliştir. Elbette onun ardından şiirleri konuşulacak. Kitapları yeniden okunacak. Dizeleri sosyal medyada paylaşılacak. Gençliğine onun mısralarını yakıştırmış, kavgaya da sevdaya da dahil etmiş insanlar, belleklerinde kalan dizeleri birbirine hatırlatacak. Ama bunların hiçbiri tek başına Ahmet Telli’yi anlatmaya yetmez. Çünkü o, yalnızca şiir yazan bir şair değildi.
Ahmet Telli, şiiri bir yaşam biçimi olarak kavrayan, sözüyle hayatı arasına büyük mesafeler koymayan, inceliği zayıflık değil, bir değer, ahlaki bir güç sayan bir insandı.
Tüm bu nedenlerle bugün eksilen yalnızca bir şair değildir. Belki de bu yüzden Ahmet Telli’nin ardından yazmak, bir şairin ölümünü yazmaktan çok, şiirin insanı nasıl ayakta tuttuğunu yeniden düşünmektir. Çünkü onun şiirinde sınıf da devrim de aşk da yenilgi de tutsaklık da meyhane de yağmur da vardı. Ve tabii ki insanın insana karşı sorumluluğu vardı.
Özetle onun ardında bıraktığı yalnızca dizeleri değil, bir hayatın nasıl yaşanabileceğine dair öğretici örnek bir modeldir.
Şiir, Sınıf ve İnsan
Octavio Paz‘ın “Şiir doğası gereği devrimcidir” sözü, Ahmet Telli’nin şiirinde somut bir karşılık bulur. Çünkü gerçek şiir, dünyayı değiştirmeden önce insana başka türlü bakmayı öğretir. Bir başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebilmeyi, yenilgiyi utanılacak değil paylaşılacak ve ders çıkarılacak bir deneyim olarak görebilmeyi, umudu ise bir iyimserlik değil, emek isteyen bir direnme biçimi olarak yaşayabilmeyi öğretir.
Onun dizelerinde sınıf, soyut bir ideolojik kavram değildir. Fabrikada çalışan işçinin yorgun elleridir. Sabahın karanlığında servise yetişmeye çalışan emekçidir. Cezaevindeki mahpusun özgürleşme bilincidir. Meydanlarda omuz omuza yürüyen insanların kararlılığıdır. Ve bütün bunların içinde, sevmekten vazgeçmeyen, inceliğini kaybetmeyen insandır.
Bu yüzden onun devrimciliği hem politik hem ahlakidir. O, bir toplumun gerçekten değişebilmesi için önce insanın değişmesi gerektiğini bilir. Şiir de tam bu yüzden onun için bir estetik gösteri değil, vicdanı/itirazı diri tutmanın yollarından biridir.
Ahmet Telli, şiiri, nefretin değil dayanışmanın; umutsuzluğun değil direncin dili hâline getirdi. Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki onun asıl mirası, yalnızca kitaplarında değildir. Birbirine “yoldaş” derken bunu yalnızca politik bir hitap olarak değil, ortak bir kaderin ve ortak bir vicdanın adı olarak kullanan insanların hafızasındadır. Çünkü Ahmet Telli’nin şiirinde sınıf vardı. Devrim vardı. Ve tabii ki insan vardı.
Bir Ölçünün/normun Eksilmesi
İnsanlar ölür. Kuşaklar değişir. Şairler de bir gün şiirlerini ardında bırakarak sonsuzluğa yol alır. Ama bazı gidişler, geride kalanlara kendi zamanları hakkında da bir şey söyler. Ahmet Telli’nin ardından dönüp bugüne baktığımızda, eksilenin yalnızca güçlü bir şair olmadığını görüyoruz. Bir ölçü, bir duruş eksildi. Çünkü her çağın, kendisini tartabileceği insanlara ihtiyacı vardır. Kimin kazandığından önce kimin insan kalabildiğini gösteren insanlara. Ahmet Telli, bu isimlerden biriydi. Bugün her şeyin hızla tüketildiği, sözün kolayca çoğaldığı ama anlamın giderek zayıf düşürüldüğü bir çağda yaşıyoruz.
Şair olmak da kolaylaştı. Kitap yayımlamak kolaylaştı. Görünür olmak kolaylaştı. Ama sözüyle hayatı arasındaki mesafeyi kısa tutabilen insan sayısı aynı ölçüde artmadı. Belki de Ahmet Telli’nin yokluğu tam burada hissedilecek. Çünkü o, şiiriyle kurduğu dünyayı hayatında da taşımaya çalışan ender şairlerden biriydi.
İnsan bazen büyük şairleri yazdıklarıyla değil, yaşadıklarıyla hatırlar. Bir haksızlık karşısındaki duruşlarıyla; bir dostun acısına gösterdikleri vefayla; inandıkları değerlerden vazgeçmeyişleriyle…
Yağmur Dinmeyecek
Her büyük şair, dizeler yazmanın yanında kendine ait bir iklim kurar. Ahmet Telli’nin iklimi biraz Ankara’ydı; bozkırdı; yağmurdu; geceydi ve hatta eve geç dönen insanların sessizliğiydi. Onun şiirinde şehirler adres olmanın yanında bir hafızaydı. Sokaklar yalnızca yürümek için değildi; hatırlamak içindi. Meyhaneler sadece içki içilen yerler değildi; dostluğun, yenilginin ve umudun birbirine karıştığı küçük sığınaklardı. Cezaevleri, yalnızca duvarlardan ibaret değildi; insanın özgürlüğü önce içinde taşıdığına dair inancın sınandığı yerlerdi.
Belki de bu yüzden Ahmet Telli’nin şiiri hiçbir zaman yalnızca okunmadı. Yaşandı. Bir vedada hatırlandı. Bir ayrılıkta yeniden yazıldı. Bir dost meclisinde ezberden okundu. Bir mahpusun gecesine eşlik etti. Bir sevgilinin iç sesine eşlik etti.
Bilinir ki şair susar. Şiir konuşmaya devam eder. Belki yıllar sonra genç bir kadın, eski bir kitapçıdan Ahmet Telli’nin bir kitabını alacak. Belki bir üniversite öğrencisi, yağmurlu bir akşamda ilk kez onun bir dizesine rastlayacak. Belki bir işçi, uzun bir vardiyanın ardından eve dönerken bir mısrayı kendi kendine mırıldanacak. Belki bir mahpus, yine onun dizeleriyle firari geceler yaşayacak.
İşte o zaman anlayacağız ki bazı şairler öldükten sonra da insanlara eşlik etmeyi sürdürür. Çünkü şiirin gerçek ömrü, şairin ömründen uzundur. Ve Ahmet Telli, o uzun ömrü hak eden şairlerden biriydi.
Şiirin Bıraktığı Emanet
Kısa bir süre önce, Ahmet Telli henüz hayattayken onun üzerine bir yazı yazmış ve “Şimdi Ahmet Telli zamanı” demiştim. (https://bianet.org/yazi/simdi-ahmet-telli-zamani-320252) Bugün o yazıyı yeniden okuyunca, iyi ki beklememişim diye düşündüm. Çünkü insanların kıymetini onlar hayattayken söyleyebilmek, ölümün ardından söylenecek güzel sözlerden daha değerlidir.
Şimdi ise başka bir yerden konuşma zamanı. Bir şairin ardından. Hatta bir kuşağın hafızasının ardından. Bir sesin ardından. Belki de en çok, hayatla sözü iç içe yaşamış bir insanın ardından.
Onun dünyasında şiir, gösterişli kelimelerin sanatı değildi. İnsanın kendine ve başkasına karşı sorumluluğuydu. Aşk, yalnızca iki kişi arasında yaşanan bir duygu değildi. İnsanı incelten bir duruştu. Devrim, yalnızca meydanlarda kurulan bir hayal değildi. İnsanın kendi içindeki kötülüğe teslim olmama iradesiydi. Sınıf, yalnızca bir toplumsal kategori değildi. Emeğin, adaletin ve onurun ortak adıydı. Ve bütün bunların merkezinde hep insan vardı.
Belki de bu yüzden Ahmet Telli’nin şiiri eskimedi. Çünkü insanın incinmesi eskimiyor. Adalet arayışı eskimiyor. Dostluk eskimiyor. Aşk eskimiyor. Yağmur eskimiyor. Ankara’nın hüznü eskimiyor. İnsan, insan oldukça Ahmet Telli’nin şiiri de yaşamaya devam edecek.
Hoşça kal Ahmet Telli.
Yağmur dinecek.
Kuşaklar değişecek.
Kentler yıkılacak.
Ama senin dizelerinde geçen o insan, yaşamaya ve seni anlatmaya devam edecek.












