Geçenlerde genç bir anne, öğretmen olduğumu bildiğinden bana dert yandı.
“Hocam!” dedi. “Kızım ikinci sınıfa gidiyor. Öğretmeni her gün okuma parçası verip soruları yanıtlamalarını istiyor. Soruların birinde takılmış. Yüzünde şaşkın bir ifade gelip soruyu bana okudu.
“Ali’nin bir süredir neden çok üzgün olduğunu açıklayınız?”
Metni okumaya başladım. Ali adlı bir çocuğun okuldaki günlerini anlatıyordu:
Ali, okulu çok seven, öğrendiği yeni bilgilerle mutlu olan bir çocuktu. Yalnız Ayşe’yle aynı sırada oturduğu için çok üzgündü. Öğretmeni bir süre sonra ondaki bu değişikliği fark etmiş ve Ayşe’yi Ali’nin yanından kaldırmıştı.
“Anne, Ali Ayşe’yle oturduğu için neden üzülmüş ki?”
Ne yanıt vereceğimi bilemedim.
“Bunu kızıma nasıl açıklayabilirdim? Neden böyle bir şey normalmiş gibi anlatılmıştı?”
Metinden fazlasıyla rahatsız oldum.
“O soruyu boş bırak, öğretmeninle konuşacağım.” dedim.
Sınıftaki kız çocuklarının annelerini aramaya koyuldum. Ödevi okumadılarsa okumalarını istedim ve aynı soruyu onlara sordum:
“Ali, neden üzülmüş ki?”
Hiçbiri sorudan rahatsız olmamış. “Ne var bunda?” diyen çıktı.
Ertesi gün okula, öğretmeniyle konuşmaya gittim.
“Bir kız çocuğuyla yan yana oturmanın erkek çocuğu için “üzüntü” nedeni olarak yazılabilmesi, bunu açıklamanın bir ödev sorusu haline gelmesi, sınıfta bunun doğal bir durum gibi okunması… Tüm bunlar normal mi” diye sordum.
Metni tek başına seçmemiş. Zümre kararıymış.
“İtiraz etmediyseniz onaylamışsınızdır.” dedim. Sustu.
**
Kadın, ikinci plana her zaman yüksek sesle değil; bazen de böyle sessizce itiliyor.
Bir ders kitabının satır aralarında, bazen kimsenin itiraz etmediği bir metinde yerini buluyor bu itilmişlik. Söylenmeyen, düzeltilmeyen, üzerinde durulmayanlar toplumsal bilinçaltımıza yavaşça sızıyor.
Bugün bir kızla yan yana oturmanın “üzüntü” verdiği bir hikâyeyi sorgulamadan kabul etmek, gelecekte Ayşelerin yaşayacağı üzüntülerin kapısını aralıyor.
Şimdi size soruyorum: Bu, sadece bir okuma parçası mı?







