İnsan bazen en büyük yanılgısını, en masum sandığı yerden kurar. Anlam yükler. Hem de ölçüsüzce… Küçücük bir söze, geçici bir bakışa, bir eşyaya, bir insana; sanki sonsuza kadar sürecekmiş gibi. Oysa hayat, bu kadar cömert değildir. Bizim yüklediğimiz anlamı taşımak zorunda da değildir. Sonra bir gün… O çok değer verdiğin şey elinden kayıp gider. Bir insan gider, bir dost susar, bir eşya kırılır. Ve geriye sadece o tanıdık cümle kalır: “Bu muydu?”
İşte o an, insanın içindeki bütün ihtişam çöker. Çünkü aslında yıkılan şey, karşısındaki değil; kendi kurduğu anlamdır. Belki de en çok buna kırılırız: Kendi inandığımıza.
Sevdiğin insanın, gözünde büyüttüğün kadar derin olmadığını fark etmek…
“Bunca zaman sevdiğim bu muydu?” diye sormak… Ya da vazgeçilmez sandığın bir şeyin, yokluğunda dünyanın dönmeye devam ettiğini görmek…
İnsan bu gerçekle yüzleştiğinde yalnızca hayal kırıklığı yaşamaz; aynı zamanda kendine de öfkelenir. Çünkü o yükü kimse zorla sırtına koymamıştır. Anlamı veren de, büyüten de, kutsallaştıran da kendisidir.
Bir köpek gider, “beni bırakmaz” dediğin…
Bir arkadaş gider, “yanımda kalır” sandığın…
Bir eşya kırılır, “çok değerli” dediğin…
Hepsi gider. Ve sen kalırsın, verdiğin anlamın enkazıyla baş başa.
İşte o zaman insan sorar:
“Bu kadar anlamsızlığa anlam yüklemek bana mı kaldı?” Belki de evet. Çünkü insan, anlam arayan bir varlıktır. Ama sorun aramakta değil; ölçüsüzce yüklemektedir. Her şeyi sonsuz, her duyguyu kalıcı, her bağı değişmez sanmakta…
Oysa hayatın gerçeği daha yalındır:
Hiçbir şey, ona verdiğin anlam kadar büyük değildir.
Ve hiçbir şey, o anlam kadar kalıcı kalmaz.
Belki de öğrenmemiz gereken şey, anlam yüklememek değil; onu hafif taşımaktır.
Birini severken, onun gidebileceğini bilmek…
Bir şeye değer verirken, onun yok olabileceğini kabul etmek…Ve en önemlisi, hiçbir şeyi kendinden büyük yapmamaktır.
Çünkü insan, en çok kendi büyüttüğü şeylerin altında kalır.
Ve belki de gerçek olgunluk şudur:
Gidenin ardından “neden gittin?” demek yerine,
Kendi kendine sakin bir şekilde şunu sorabilmek:
“Ben seni neden bu kadar büyüttüm?”












