“… Depremler oluyor beynimde, dışarıda siren sesi var. Her yanımda susmuş insanlar, susmuş…”
Eğer yaşadığımız bu deprem felaketi bir film olsaydı sanat yönetmeni Oscar alırdı!
İstanbul ‘dan deprem bölgesi Hatay’ a giderken kafamda sadece bir düşünce vardı: bir canlının boğazında bir yudum su, bir lokma ekmek olabilirsem; tabi sizlere haber de toplayabilirsem ne mutlu bana…
Enkaz yığınları arasında dolaşıyor, fotoğraf çekiyordum. Teki kayıp, ayakkabılar, terlikler çocuksuz oyuncaklar, toza bulanmış insansız giysiler… Hurda yığınına dönmüş çamaşır, bulaşık makineleri… buzdolapları… Kolçakları kırık, paramparça koltuklar, mobilyalar, saç yumağı gibi bükülmüş demirler, toza dönmüş betonlar… Sağlamlığından bir şey kaybetmemiş, alıp kullanmaya devam edeceğin çatal bıçaklar, metal kepçeler, tabaklar… insanda kepçe, kaşık olma hissi uyandırıyor.
Moloza dönmüş enkaz yığınları tepeleri andırıyor. Her adımda üç kat çıkıyorsun! Üç adımda dokuzuncu kattan üçüncü kata iniyorsun! Tepeler, düzlükler… Her tepe bir bina, her düzlük bir kat! Katlar gofret gibi iç içe geçmiş. Oysa her kat bir ev, her evde bir çok hikaye var(dı) !..
Şimdi o hayatların üzerinde geziyorum! Beşinci kattayım. O da ne? Üçüncü katta molozlar arasında ak sakallı bir dede dolaşıyor. Eğilip bakıyorum. Bir hayli yorgun ve üzgün. Ne mi yapıyor? Bilemiyorum. Enkaz yığınları arasında değerli bir şeyler arıyor sanıyorum. Meraklı duygularla beşinci kattan, iki adımla üçüncü kata iniyorum!
Komşular rahatsız olmasın diye parmak ucuyla basıyorum olmayan merdiven basamaklarına. Su faturası gelmiş katlara. Kat maliklerinin dikkatine, diye bir yazı çarpıyor gözüme. Bankadan gelmiş zarflar, icra mektupları ezilmiş metal kutuların içinde, üzerlerini basarak inmeye devam ediyorum. Burası banyo olmalı. Yerde musluklar, deterjan, şampuan kutuları görüyorum. Koridordan geçiyorum. Duvara asılı fotoğraflar kırılmış çerçevesinde çekip alıyorum. Fotoğrafta bir adam, bir çocuğu seviyor, mutlular. Şevket amcanın horlaması kulaklarıma doluyor. Selin’i uyandırmalıyım, birkaç saat sonra okula gidecek. Huysuz yönetici dördüncü katta oturuyor, görmesin beni. Ama yakalanıyorum, ” Sende kimsin, gecenin bu vaktinde ne arıyorsun apartmanımızda? ” der gibi bakıyor, sıvışıyorum. Keşke, ‘uyanın, ne duruyorsunuz, kaçın, koşun, kurtulun…’ diyebilseydim. Ama her yere kıyamet öncesi sessizlik çökmüş. Hayvanlar da henüz huysuzlanmamışlar. Onlarda uykularını en derin yerinde, uyuyorlar…
Aksakallı dede üçüncü katta beni karşılıyor, konuşuyoruz. Ne mi konuşuyoruz?
Lütfen videoyu izler misiniz?











