Bahar Yalçınkaya İsviçre’den iki çocuğuyla birlikte Türkiye’ye gönderildi, bir günlük gözaltının ardından tutuklanarak 15 aylık çocuğuyla birlikte Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na gönderildi.
Türkiye’ye zorla geri gönderilmesi, geri gönderme sürecinde ters kelepçeyle gözaltına alınması ve Türkiye’ye ulaştıktan sonra yeniden gözaltına alınarak tutuklanması, tek başına bireysel bir hak ihlali değildir. Bu olay, Avrupa’da giderek sertleşen geri gönderme politikalarının ve sınırın iki tarafında işleyen devlet şiddetinin birbirini nasıl tamamladığını gösteren somut örneklerden biridir. Bir devlet, sınır dışı ettiği insan üzerindeki sorumluluğunun uçağın kapısı kapandığında sona erdiğini varsayabilir. Oysa insan hakları hukuku açısından sorumluluk, geri gönderilen kişinin karşılaşacağı riskleri de kapsar. Bu nedenle geri gönderme, yalnızca idari bir işlem değil, doğrudan siyasal, hukuksal ve etik bir meseledir.
Son yıllarda Avrupa’nın birçok ülkesinde iltica politikaları belirgin biçimde sertleşti. İsviçre, Almanya, Fransa ve diğer Avrupa devletleri, iltica başvurularını hızlandıran, sınır kontrollerini artıran ve geri gönderme mekanizmalarını genişleten düzenlemeleri birbiri ardına hayata geçirdi. Kamuoyuna sunulan gerekçe çoğunlukla aynıdır, düzensiz göçü kontrol altına almak, kamu güvenliğini sağlamak. Oysa bu politikaların sonuçlarına bakıldığında karşımıza çıkan tablo çok farklıdır. Geri gönderilenler, çoğu zaman savaşlardan, siyasal baskılardan, ekonomik yıkımdan, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten ya da ayrımcılıktan kaçan insanlardır. İnsanlar yalnızca yaşayabilmek için ölmeyi göze alarak sınırları aşmaya çalışıyor.
Avrupa kendisini uzun yıllardır hukukun üstünlüğü, insan hakları, demokrasi ve kadın hakları söylemi üzerinden tanımlıyor. Ancak konu iltica olduğunda bu kavramlar güvenlik siyasetinin dili içinde yeniden anlamlandırılıyor. Hukuk ve anayasal haklar bireyi devlete karşı koruyan bir güvence olmaktan uzaklaştırılarak sınırları koruyan bir araca dönüştürülüyor. Böylece geri gönderme kararları teknik ve tarafsız idari işlemler gibi sunulurken, gerçekte devletlerin siyasal önceliklerini yansıtan uygulamalara dönüşüyor.
Oysa Avrupa devletleri yalnızca kendi ulusal hukuklarına göre değil, taraf oldukları uluslararası sözleşmelere göre de hareket etmek zorundadır. 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’nin geri göndermeme (non-refoulement) ilkesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin işkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele yasağı, CEDAW’ın kadınların cinsiyete dayalı şiddetten korunmasına ilişkin hükümleri ve İstanbul Sözleşmesi’nin devletlere yüklediği koruma sorumluluğu, geri gönderme kararlarında bireysel risk değerlendirmesini zorunlu kılar. Bunlar yalnızca uluslararası sözleşmeler belgeleri değildir. devletlerin keyfî uygulamalarını sınırlandıran ve insanların yaşam hakkını güvence altına almayı amaçlayan bağlayıcı yükümlülüklerdir. Sadece rafta kalsın diye bu sözleşmeler imzalanmadı.
Buna rağmen son yıllarda özellikle İsviçre’de geri gönderme süreçlerine ilişkin ciddi eleştiriler gündeme geldi. İnsan hakları kuruluşları ve uluslararası mekanizmalar, travma yaşayan kadınların, çocukların ve transların yeterli bireysel değerlendirme yapılmaksızın, dosyalarına bakılmaksızın sınır dışı edildiğine dikkat çekiyor. CEDAW’ın İsviçre hakkında verdiği son kararlar da, cinsiyete dayalı şiddet riski taşıyan kadınlar bakımından iltica süreçlerinin toplumsal cinsiyet perspektifiyle yürütülmesi gerektiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Buna rağmen güvenlik politikaları, koruma yükümlülüklerinin önüne geçirilmeye devam ediyor.
Geri gönderme politikaları herkesi aynı biçimde etkilemez. Kadınlar, çocuklar, LGBTİ+ bireyler, savaş mağdurları ve siyasal baskıdan kaçanlar açısından bu kararlar, çoğu zaman yalnızca ülke değiştirmek değil; yeniden şiddet, ayrımcılık, yoksulluk ya da baskı riskiyle karşı karşıya bırakılmak anlamına gelir. Türkiye gibi kadın cinayetlerinin, cezasızlığın ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin kadın hareketleri ve feministlerin yıllardır mücadele ettiği temel sorunlar arasında yer aldığı, LGBTİ+ bireylerin ise sistematik ayrımcılık ve nefret söylemiyle hedef gösterildiği bir ülkeye yapılan geri göndermeler, devletlerin uluslararası koruma yükümlülüklerini ne ölçüde yerine getirdiği sorusunu da beraberinde getiriyor. Tam da bu nedenle uluslararası hukuk, geri gönderme kararlarının her başvurunun özgül koşulları dikkate alınarak verilmesini zorunlu kılar. Ancak uygulamada güvenlik politikaları, insan hakları yükümlülüklerinin önüne geçirilmekte; koruma hakkı giderek siyasal tercihlerin gölgesinde bırakılmaktadır.
Patriyarka yalnızca aile içinde kurulmaz; devletin kurumlarında, mahkemelerde, cezaevlerinde ve sınırlarda da yeniden üretilir. Kadınların hareket etme, yer değiştirme, iltica etme ve kendi yaşamlarını kurma hakkı yalnızca toplumsal normlarla değil, devlet politikalarıyla sınırlandırılır. Geri gönderme bu nedenle yalnızca bir göç politikası değildir; kadınların özerkliğini ve hareket özgürlüğünü denetleyen siyasal bir mekanizmadır. Bir kadının nerede yaşayacağına, hangi koşullarda yaşamını sürdüreceğine ve güvenliğini nasıl sağlayacağına çoğu zaman yine devletler karar vermektedir.
Bu durum bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Devlet şiddeti sınırda sona ermiyor; yalnızca biçim değiştiriyor. Avrupa’da polis zoruyla başlayan süreç, geri gönderilen ülkede gözaltı, tutuklama, siyasal baskı ya da toplumsal cinsiyete dayalı şiddet biçiminde devam ediyor. Bu nedenle geri gönderme kararları yalnızca bir sınır ve dosya meselesi değildir, devletler arasında kurulan ve süreklilik kazanan bir şiddet biçimidir.
Göçü yalnızca bugünün güvenlik tartışmaları üzerinden okumak da yetersizdir. Bugün Avrupa’nın kapısına gelen insanların önemli bir bölümü, sömürgecilik tarihinin, küresel kapitalist düzenin ve bitmeyen savaşların içinden geliyor. Afrika’nın yeraltı kaynakları yüzyıllar boyunca Avrupa’nın sermaye birikimini besledi. Ortadoğu enerji politikalarının ve jeopolitik hesapların merkezine dönüştürüldü. Küresel silah ticareti büyürken milyonlarca insan yerinden edildi; ancak aynı insanlar Avrupa sınırlarına ulaştıklarında “güvenlik sorunu” olarak tanımlandı.
Kapitalist modernite tam da burada kendi sürekliliğini kuruyor. Sermayenin dolaşımı serbesttir. Malların dolaşımı serbesttir. Finansın dolaşımı serbesttir. Fakat savaşların, sömürünün ve yoksulluğun yerinden ettiği insanların hareketi sınırlarla, duvarlarla ve geri gönderme politikalarıyla denetlenmektedir. Bu, sistemin kendi işleyiş mantığıdır.
Avrupa, bugün göçü durdurmaya çalışmıyor, göçün nedenlerini ortadan kaldırmıyor. Sebep olduğu göçü kendi sınırlarından uzak tutmaya çalışıyor. Daha da önemlisi, bu nedenlerin önemli bir bölümünün oluşumunda tarihsel ve güncel siyasal sorumluluğunu görmezden geliyor. Savaşlar, sömürgecilik, silah ticareti, ekonomik bağımlılık ilişkileri ve küresel eşitsizlikler milyonlarca insanı yerinden ederken, Avrupa kendi sınırlarını bu sonuçlara karşı tahkim ediyor. Böylece savaşlar, yoksulluk, iklim krizleri ve otoriter rejimler değil; bu koşullardan kaçan insanlar siyasal tartışmanın merkezine yerleştiriliyor. Irkçılık Hergün yeniden üretiliyor. Sorun göçmenlik değil; göçe zorlayan siyasal ve ekonomik düzendir.
Avrupa’nın sınırlarını nasıl koruduğu değil demokrasisini ve insan haklarını kimler için geçerli saydığıdır. Çünkü insan hakları, sınır kapılarında askıya alınabildiği ölçüde evrensel olmaktan çıkar; demokrasi ise yalnızca belirli kimlikler, belirli pasaportlar ve belirli hayatlar için işlediğinde, eşitliği değil, seçiciliğini görünür kılıyor.










