Avrupa’yı ne bekliyor?

Almanya’da 26 Eylül’de yapılacak genel seçimde seçmenler, Merkel’in ardılını seçecek. Mevcut koalisyonun küçük ortağı olan SPD, INSA şirketinin yaptığı ankete göre yüzde 26’yla CDU/CSU’nun (yüzde 20,5) ve Yeşiller Partisi’nin (yüzde 15) önünde. Avrupa basını Almanya’da farklı hükümet koalisyonlarının, AB ve bilhassa da Brüksel’in mali politikaları açısından ne anlama geleceğini tartışıyor.

Scholz Güney Avrupa’nın yararına olacaktır
The Guardian’dan Timothy Garton Ash, Avro Bölgesi’nin gelişimi açısından SPD, liberal parti FDP ve Yeşiller koalisyonunun, CDU liderliğindeki bir muhafazakar, liberal, yeşil koalisyondan daha iyi olacağını ileri sürüyor:

“Her iki üçlü yapıda da büyük ihtimalle Hür Demokratlar’dan Christian Lindner ile şahin bir maliye bakanı olacaktır. … Başbakan pozisyonundaki Olaf Scholz, Avro Bölgesi’nin sadece çökmesini önlemek için değil -ki her Alman hükümetinin amacı bu olacaktır-, can çekişen Güney Avrupa ekonomilerinin de uzun vadede daha iyi işlemesi için maliye konusunda muhafazakar Hıristiyan demokratlardan daha esnek olacaktır.”

Merkel’in ardından AB safları sıklaştırmalı
Merkel’in ardından gelecek yönetim, onun yer yer ayak dirediği AB reformlarını ileri taşımak zorunda, diyor sosyolog Hartmut Rosa, Le Monde’daki yazısında:

“Burada gerekli olan vergi ve bütçe politikaları konusunda safları sıklaştıran, Eurobond ve benzeri enstrümanları yürürlüğe sokmaya hazır ve iklim ve dış politika konularında bağımsız ve güçlü bir sesle konuşabilen güçlü bir AB. İnsanlığın 21. yüzyılda karşı karşıya olduğu en büyük iki problem, yani iklim krizi ve varlıkların ve servetin zengin ile yoksul arasındaki dağılımının giderek daha da dengesizleşmesi düşünüldüğünde, Avrupa da daha kararlı davranmalı ve net bir duruş sergilemeli.”

Schäuble doktrininden kimse sapmayacaktır
Avrupa mali politikalarının değişeceğini umanlar, Almanya’daki seçimin sonucu ne olursa olsun Berlin tarafından yüz üstü bırakılacaktır, diyor In.gr köşe yazarlarından Georgios Malouchos:

“Sol Parti hariç Alman siyasetinin tamamı, Wolfgang Schäuble’nin mali politikalarına harfi harfine uyuyor. Bu politika, seçim sonrasında hangi koalisyon kurulacak olursa olsun, Berlin’de kimsenin sapmayı göze alamadığı bir sabit. Schäuble’nin mirası mermere kazınmış sanki. Avrupa’da Alman hegemonyası yaratmaya yardım ettiği için kutsal bir kural. Merkel gidiyor ama onun döneminin mimarı ve ‘simgesi’ Schäuble asla gitmeyecek.”

Merkel’in uzlaşı politikası artık yeterli değil
Mladá fronta dnes, Avrupa çapında yapılan anketlerin, Başbakan Merkel’in dengeleyici üslubu olmadan Almanya’nın Avrupa’da üstlendiği rolün neye benzeyeceği konusunda farklı görüşler olduğunu yazıyor:

“Seçilmiş on iki AB ülkesinde yapılan bir anket çalışmasına katılanların büyük kısmı, Berlin’in izlediği ekonomik çizgiyi takdir ediyor etmesine ama konu Almanya’nın jeopolitik bir lider olarak rolüne geldiğinde, Avrupalıların gösterdiği destek ansızın yüzde 25’e düşüyor. Çalışmayı analiz eden uzmanlara göre ankete katılanlar, dengeleyici ‘Merkelcilik’ yaklaşımının şimdiye dek işe yaradığını, ancak gelecekte bizi bekleyen iklim krizi gibi zorluklarda yeterli olmayacağını ileri düşünüyor. Buna göre Berlin’in daha kararlı ve ısrarcı bir yaklaşıma ihtiyacı var.”

Olaf ile Mette arasında aşk yaşanmıyor
Danimarka’daki Alman azınlığın gazetesi Nordschleswiger, sosyal demokrat başbakan adayları Olaf Scholz ile Danimarka’nın sosyal demokrat başbakanı Mette Frederiksen arasındaki ortaklıkların sayılı olduğunu yazıyor:

“Yabancılar ve göç konusundaki politikalarının ne kadar farklı olduğu biliniyor; ancak Olaf Scholz’un AB’nin entegrasyon süreçlerini daha da hızlandırmak istemesiyle Danimarkalı sosyal demokratların daha da baskı altında kalacağı Avrupa politikasındaki farklılıklar bundan çok daha derin, hatta neredeyse aşılmaz ölçüde. Sol politikalar konusunda hayal kurulsa bile, Olaf ile Mette arasında -jeopolitik yakınlığa rağmen-siyasi bir mutlu son şimdilik ufukta görünmüyor.”

Nihayet yeni isimler
Yunan Avrupa ve Dış Politika Vakfı (Hellenic Foundation for European and Foreign Policy) Eliamep düşünce kuruluşunun siyasi danışmalarından Jens Bastian, Macropolis’te şu satırları yazıyor:

“Merkel’in her fırsatta dile getirdiği siyasi düsturu, açılımı ‘There Is No Alternative’, yani ‘başka alternatif yok’ anlamına gelen TINA politikasıydı. Almanya’nın gerek iç gerekse dış siyasette karşı karşıya olduğu zorlu siyasi kararlar düşünüldüğünde, Merkelcilik’in bu ilkesini sürdürmek, Alman seçmenlerin çoğunluğu tarafından olumlu karşılanmıyor. Birçok seçmenin hatırladığı kadarıyla 2021 seçimleri ilk kez alternatifler, yani üç büyük parti ve her birinin başbakan adayları arasında büyük siyasi farklılıklar sunuyor. … TINA politikasına kapıyı gösterme ve yeni ihtimallere pencereleri açma zamanı geldi.”

Scholz Fransa için daha iyi bir partner
Irish Times, Paris’in SPD’li bir başbakanı tercih etmesinin nedenlerine değiniyor:

“Scholz liderliğinde bir hükümet, AB’nin İstikrar ve Büyüme Paktı’nı -AB çapında bir asgari ücret ve işsizlik sigortası önerilerini de içerecek şekilde- yeni bir ‘sürdürülebilirlik paktına’ dönüştürebilir. … Asgari vergi için dünya çapında bir anlaşma imzalanmak üzere, görevden ayrılacak maliye bakanı [Scholz], AB’de gelecekte vergi konusunda oybirliği değil çoğunluk ilkesinin geçerli olması konusunda bastırıyor. Paris açısından bakıldığında, Scholz’un başbakan olarak proaktif ve reformist Fransa Cumhurbaşkanı’yla nispeten aynı çizgide olacağı hemen görülüyor. . … Fransız bürokratlar, AB’nin Fransa-Almanya motorunun, temkinli ve tepkisel bir CDU başbakanlığına daha dayanamayacağından endişeli.”

Scholz saldırıları geri püskürttü
Gazeta Wyborcza, ikinci üçlü düellonun ardından başbakan adaylarında trendin tersine dönebileceğine inanmıyor:

“Hıristiyan Demokrat adayın Sosyal Demokrat adaya saldırısı çaresizliğin göstergesi gibiydi. Sürpriz de olmadı. Wirecard skandalı bir yıldan uzun süredir SPD’li siyasetçinin peşini bırakmasa da toplumdan aldığı yüksek destek değişmedi. Her üç vatandaştan biri Scholz’u, her on kişiden biri Laschet’i başbakan olarak görüyor. … Seçmen Laschet’in göğsüne silah dayanmış gibi rakibine acımasızca saldıracağı beklentisi içindeydi. Ama danışmanları Scholz’u saldırılar karşısında sükunetini koruması ve hata yapmaması yönünde önceden uyarmıştı. Scholz tartışma sırasında bunu başardı.”

İlerici hükümetten korkmayın
La Repubblica’nın Berlin muhabiri Tonia Mastrobuoni, CDU ve CSU’nun “kızıl ittifak” öcüsünün işe yaramadığını belirtiyor:

“Son anketler de CDU/CSU’nun oynamaya çalıştığı kartın, yani Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Sol Parti’nin kuracağı bir hükümetin ‘kızıl bir dalga’ gibi ülkenin üzerinden geçmesi riskiyle korkutmanın işe yaramadığını gösteriyor. Almanlar buna inanmıyor ya da ilerici bir hükümet ihtimalinden çok da korkmuyorlar. SPD’nin sağ kanadından gelen [başbakan adayı] Scholz’un solla ittifak kurmayı düşünmediğini anlamış gibiler. Ama Scholz Liberallerle masaya otururken zayıf gözükmemek için bu kapıyı açık tutmak zorunda.”

Yeşiller yoksa gelecek de yok
Poltiken iklim değişikliğiyle mücadelede ne CDU’nun ne de SPD’nin doğru parti olduğunu söylüyor:

“Merkel’in kentsoylu partidaşı Armin Laschet’in sorunu, partisi CDU’nun yıllarca skandalların eksik olmadığı Alman otomotiv endüstrisini savunmuş olması. Çevreci konuşmaları kulağa içi boş geliyor. Ama durum acil. Yeşiller Partisi’nin başbakan adayı Annalena Baerbock ne demişti: ‘Bir sonraki hükümet iklim değişikliğini etkileme şansı olan son hükümet olacak.’ Kulak verin! Baerbock bu konuda üç aday arasında geleceğe bakan tek adaydı. Diğer ikisi rugan ayakkabılarıyla dimdik geçmişte duruyorlar. … Almanların ve AB’nin yeni hükümette Yeşiller’e ihtiyacı var.”

Güçsüz bir Almanya korkusu
Les Echos’a göre, bu seçimde Almanya’nın komşularını, iki Almanya’nın birleşmesi sonrasında hissedilenden çok daha farklı korkular sardı:

“Komşuların (özellikle de Fransa’nın) endişesi 30 yıl öncesindeki endişelerin tam tersi. Çok güçlü bir Almanya’nın Avrupa’ya hükmedebileceği korkusunun yerini, çok güçsüz liderlerin yönettiği bir Almanya’nın yeni bir küresel jeopolitik ortamda kendisinden beklenen rolü oynayamayacağı korkusu aldı. Başka bir deyişle: ‘Çok fazla Almanya’ korkusunun yerini ‘çok az Avrupa’ anlamına gelen ‘çok az Almanya’ korkusu aldı.”
Berlin lider rolünü unutmamalı
Le Temps, Almanya’nın seçim propagandalarında istikrara ve ulusal konulara gereğinden fazla ağırlık verdiğini söylüyor ve uyarıyor:

“Almanya’daki siyasi tartışmanın ‘İsviçre’dekilere’ benzemesi hayra alamet değil. ABD’nin doğrudan kendi çıkarlarına odaklanıp kendini izole ettiği, Çin’in pandemi sonrası ekonomi ve finans silahlarını hazırladığı bir dönemde Avrupa’nın uluslararası arenada Federal Almanya’nın sesine ve gücüne ihtiyacı var. Berlin, Angela Merkel’in cesaretle yaptığı gibi, kendi konfor alanından çıkıp geleceği Avrupalı partnerleriyle birlikte planlamaya devam etmek zorunda. Avro Bölgesinin en güçlü ekonomisi, güçlü bir yatırım planı ve sağlam bir yönetim talebiyle yaşlı kıtanın yeniden ayağa kalkabilmesine katkıda bulunmalı.”

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x