Ah çocuk gülüşlü koca adam.
Bir bilsen düşlerimde ne çok tarlası var
Avuçlarındaki tohumların.
Bir bilsen ne çok yerde izi var
70 yıllık hayatının.
Gözün arkada kalmasın Aydın’ım
Öyle kolay sökülüp atılacak cinsten değil
Aklımızdaki ve yüreğimizdeki kalıcılığın…
Aydın, bahanelerin değil çözümün insanıydı
Yitirdiklerimizin ardından yazmak hiçbir zaman kolay olmadı. Yine de diyorum, yine de Aydın’ın ardından yazmak beni çok zorladı.
Kimine basit bir “şaka” gibi gelebilir ama Aydın, en sağlıklı zamanında ve hangimizin daha önce gideceği belirsizken, ardından ne yazacağımı merak edip sormuştu. Tabii ki etten-kemikten, değerlerden, bilinçten, gözden, bakıştan, mimikten yanıbaşınızda duran bir yoldaşınızın ardından ne yazacağınızı bilemezsiniz. Ama o şaka yapmıyor, içtenlikle soruyordu. Ve ne yazık ki şaka gerçek oldu…
Ben henüz 20 yaşımdayken, o ise 25 yaşındayken tanıdım. Hapishaneye ayak bastığı anda neşesi, doğallığı, yaşadıklarını anlatma hali, kendiyle barışıklığı dikkatimi çekmişti. Hemen o an yakınlaştık ve bu, bir ömür devam etti.
Onu 46 yıl sonra sonsuzluğa uğurlamışken, 46 yıllık yaşanmışlıkları eksiksiz anlatmak imkansıza yakındır. Belki yoğunluğu, doluluğu, çeşitliliği anlatılabilir ama o da kolay değil.
Aydın’ın seveni de çoktu, sevdikleri de. Çünkü başkası için yaşamak, başkası için emek harcayarak bir şeyler yapmak mutluluksa (ki öyledir) Aydın, bunun iki ayaklı tarifi, örnek modeli gibiydi. Bugünkü neoliberal sakatlanmanın aksine, ondan bir şey istendiğinde, yapmamaya gerekçe değil yapmaya koşul hazırlardı; bahane değil çözüm üretirdi.
“İnsan dünyaya yalnızca yemek, içmek, birine sarılıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük bir neden olmalıydı” diyor ya Sabahattin Ali. İşte o büyük nedeni, tüm yoğunluğu ve çeşitliliği ile görmek için Aydın’a bakmak gerekiyordu. Bu duruşu nedeniyle o; eksildiği, üzüldüğü, öfkelendiği zamanlar olsa da hayattan hiç sıkılmadı ve mücadeleden hiç düşmedi.
Alemdağlı Aydın
Onu yer ve niteliklerle anmak için pek çok adlandırma yapılabilir. Bu, hayatta bastıkları her yerde iz bırakan insanların niteliğidir. Sorun insanı değil çözüm insanı olduğu için, yanındakilerin hayatını kolaylaştıran bir duruşa sahip olduğu için, etrafında geniş bir sevgi çemberi vardı.
Alemdağ hapishanesinde, bir ömür anlatacağı deneyimler yaşadı. Sıkça ve neşeyle paylaştığı tutsaklık anılarını dinleyenler, tutsaklık pratiğinden değil de yaşamının en mutlu anlarından söz ettiğini zannederdi.
Onunla Alemdağ hapishanesinde boğucu ve yakıcı gaz saldırısına uğrayarak ölümden döndüğümüzde, kendimizi düşmüş, ölümcül yaralar almış arkadaşlarımızı kaldırırken bulduk. Oradaki emeği, koşturmaları, moral verme gayretleri görülmeye değerdi.
Bir dönem koğuş temsilciliğimizi de yaptı. Temsilcilerin bir temsil rolü/işlevi olduğu için onlar genellikle görüşme/pazarlık vb. anlarda saldırıya uğramazdı. Aydın, temsilci olarak çağrıldığı bir görüşmede, tutsakların direnişçi duruşunun hesabı ondan sorulurcasına saldırıya uğramıştı.
12 Eylül döneminin ekonomik yoklukları koşullarında o, komüncülüğü de üstlenmiş ve az imkanla tutsakları doyurmada, kendine has tatlı tarifleri geliştirmede ne denli yetenekli olduğunu göstermişti.
Bizlere alkış tutturarak Çerkez oyunları oynaması, voleybol oynarken, sahayı rekabet ve yarış değil espri ve eğlence alanına çevirmesi onun yapacı/kapsayıcı niteliklerinin yansımasıydı.
Maltepeli Aydın
Dostoyevski’nin tanımıyla, “kendine yalan söyleyen” insanların sayısının arttığı bir dünyada Aydın, göğsüne bakıldığında adeta yüreği görülebilen, mimiklerinden samimiyeti okunan bir insandı. En zor işleri yaparken de en sıradan anlarda da pratiğinden hep bir anlam yansırdı.
Onun için Maltepe’nin bir özgünlüğü vardı. Pek çok insanla orada tanıştı; mücadele etti. Hemen her sohbeti ya Maltepe’nin kendisine ya da Maltepeli bir arkadaşına değerdi. Son yıllarda Maltepeli arkadaşlarını peş peşe ölümsüzlüğe uğurlamak onu bir hayli yormuştu. Bana son zamanlarda Maltepeli arkadaşların olduğu bir fotoğraf göstermişti. Fotoğraftakilerin önemli bir kısmı artık yaşamıyordu. Bu onu çok üzmüştü; ne yazık ki fotoğraftan bir kişi daha (kendisi) eksildi.
Hapishanedeyken, gözleri dolarak, heyecanla, 1970’li yıllara kadar uzanan Maltepeli yaşam kesitlerinden anılar aktarırdı.
Hasan Hüseyin’in “Haziran’da ölmek zor” dizesine uygun olarak o da Haziran’da ve Maltepe’de sonsuzluğa yürüdü.
Uçakta onunla konuştum
Onu ölümsüzlüğe uğurladığımız gün uçak yolculuğu yaptım. Uçağın içi çok boştu; kendimi çok yalnız hissettim. Camdan sürekli boşluğa, bulutlara baktım. Bulutların hareketliliği, temizliği hep onu çağrıştırdı; boşluk ise onun tezatıydı. Uçağın bulutların üzerine çıkma durumunu ona anlatma ihtimalini düşündüm ve aklıma onunla olağanüstü ne çok şey yaşadığımız geldi; olağanüstülüğü olağan kılan…
Uçak hızla, binlerce kilometre yol alırken ondan hiç uzaklaşmadığımı hatta yanıbaşımda olduğunu duyumsamak, uçak indiğinde beni karşılayan arkadaşımın bana sıkıca sarılan kollarını Aydın sıcaklığında hissetmek bana iyi geldi; bu onun Aydın’lık güzelliğiydi.
Aydın elbette erken gitti ama 70’lik delikanlı olmayı, yaşamına çok şey sığdırmayı ve iddialarına/değerlerine uygun biçimde yaşamayı başardı.
O dinamik, cıvıl cıvıl, insan sevgisi ve coşkusuyla dolu insanı kaybetmek büyük bir eksiklik ama şimdi onu değerleriyle, bize kattıklarıyla yaşatma, değerlerini büyütme, unutmama ve unutturmama zamanıdır. Şimdi ne mutlu ki onu tanıdık; onunla bir yaşam paylaştık, mücadelede de hayatın en sıradan kesitinde de yanında olabildik deme zamanı.
O, devrimciliği bir yaşam biçimi olarak gören ve uygulayan kuşaktandı. Tutsaklıkta da dışarıda da aile içinde de yoldaşları arasında da aynı değerlerin insanıydı; hepimizin Aydın‘ıydı…
İnanıyorum ki
Aydın’lık bir sabaha aralanan
Kirpikler gibi
İnsanlığın ufku
Özgürlük şafağına gülümsediğinde
Tutsak edilmiş tüm uçurtmalar
Kendi göğüne kanatlanacaktır…












