Aykosan Sanayi Sitesinde çocuk işçi gerçeği: 12 yaşında çocuklar 12 saat çalışıyor

Aykosan Sanayi Sitesinde bulunan atölyelerde binlerce çocuk işçi saati 7.5 liradan günde 12 saat çalıştırılıyor. Üstelik ağır iş kollarında çalıştırılan çocukların bir kısmı ise 8-9 yaşlarında.

Beşer katlı onlarca blokun düzenli aralıklarla dizili bulunduğu Aykosan Sanayi Sitesinde öğle saatleri… Binlerce atölyenin bulunduğu bloklardan birine girildiğinde aydınlık dışarıda kalıyor. Sağlı sollu atölyelerin yer aldığı koridorların tavanında bulunan floresan lambalar, ortamdaki gri rengin ve puslu havanın hakimiyetini engellemeye yetmiyor. Bu alanda baskın olan diğer şey ise kimisinin önünde ünlü markaların isimlerinin yazdığı kolilerin bulunduğu atölyelerde, yapılan işe göre değişen metal, gaz ve yapıştırıcı kokuları… Maskeyle bile insanı rahatsız eden bu hava atölyelerde maskesiz çalışan binlerce işçinin ciğerlerine iniyor. Ancak aylardır, yıllardır bu kokuları soluyan işçiler, ileride büyük ihtimalle ciddi sağlık sorunlarına yol açacak, ciğerlerini tüketecek bu durumdan rahatsız olmadan çalışıyor.

Katları çıkmak için merdivenlerin yanı sıra her blokta bir asansör bulunuyor. Karşımızda duran asansörün önünde iki çocuk, hemen yanlarında büyükçe bir tüp… Çocuklardan biri, alarm ışığı yanan asansörün kapısındaki küçük ve buzlu camdan içeriyi görmeye çalışarak bakıyor, arada kapıya vurup sesleniyor: “Hey, iyi misin lan?”

“Çocuk içeride kaldı abi, az önce seslendim ses veriyordu, şimdi sesi çıkmıyor. Bayıldı mı ne oldu?” diyor, isminin Fatih olduğunu öğrendiğimiz çocuk. Asansörlerde sıkça bu sorunun yaşandığını söylüyor: “Hep oluyor, 1-2 dakika bekliyorsun düzeliyor. Ama şimdi düzelmedi. Acaba korkup düğmelere mi bastı, yanlış bir şey yaptı galiba.”

“Para benim elime geçmiyor”

Fatih’le yanında bulunan yaşıtı Bilal akraba. Fatih pandemi sürecinde okul olmayınca babasıyla birlikte çalışmaya başlamış. “Ben de aynı dükkandayım” diyen Bilal ise okulu terk ettiğini söylüyor: “Çalışmak iyi abi, bize çalışmak yarar anca… Sınıfta bıraktılar, ben de sinirlendim çıktım 6. sınıfta…” Karşımızdaki, okula gerçekten küsen bir çocuk mu, “delikanlılığa” laf ettirmeyen mi yoksa her ikisi mi? Bunu tahmin etmek zor olsa da Bilal’in şu an içinde bulunduğu durumdan memnun olmadığını tahmin etmek bir o kadar kolay. “Bir seneye yakındır çalışıyorum” diyor: “Dolum yapıyoruz, parfüm makineleri falan. Mesleği kaparsak bir şeyler yapacağız. Mesleği kapamazsak böyle git gel…”

Sabah 09.00’da girdiği atölyeden akşam 20.00’de çıkıyor. Sigortasız çalışıyor, eline ayda 1200 lira geçiyor. Parayla ne yaptığını sorunca, “Ne bileyim, benim elime geçmiyor para. Abim alıyor. Abim de burada çalışıyor. Hepimiz akrabayız” diyor. İş dışında kendine vakit ayırabiliyor mu peki? “Sabaha kadar PUBG oynuyorum. On numara, çok sarıyor” diyor. Oyundan bahsederken heyecanlanıp gözleri büyüyen bu çocuğun geleceğe ilişkin planından “Oyun üretmek” yerine “Mesleği kaparsak” diye bahsetmesi, çocukların hayallerinin bile daraltıldığının ipucunu vermiyor mu?

“Abi üstümde bu var”

Çocuklardan fotoğraf çekmek için izin isteyince önce utanıyorlar. Üzerindeki pis giysiyi göstererek “Abi üstümde bu var” diyor Bilal. Buralarda samimiyetin bir ifadesi olarak kullanılan argo giriyor devreye. “Lan ne olacak, yakışıklı adamsın” deyince ikiletmeden ellerini birbirlerinin omuzlarına atarak poz veriyorlar… “Çok çocuk var mı buralarda” diye sorunca anlaşmış gibi aynı anda cevaplıyorlar: “Dolu…”

O esnada asansör yukarı doğru hareket ediyor. Bunu söyleyince Fatih, “Aha gitmiş valla. Gittin mi lan?” diye sesleniyor. Biz de merdivenden çıkıp asansörde kalan çocuğu karşılamak istiyoruz ama yetişmek ne mümkün. İçi boş, kapısı açık asansörle uğraşan adama çocuğu sorunca, “Kurtardım çocuğu” deyip işine devam ediyor…

Bir koridordan diğerine, öbürüne, bir sonrakine… Sağa dön, sola dön, düz git… Fatih ve Bilal’in dediği gibi, çok çocuklu bir ortam burası. Her fırsatta denetimlerin yapıldığını açıklayan devletin gözü önünde sömürülen çocuklar… “Devlet denetiminde” sömürülen bu çocukların tek yapabildikleri ise asansörde olduğu gibi güçleri yettiğince birbirlerine omuz vermek… Çocuklar her yerde ama “İşi var onun” diyerek müdahale eden suratı beş karış “sahipleri” nedeniyle konuşabilmek biraz zor…

Vücut sıska, parmaklar iri

Yine bir asansörün yanından geçerken içeriden büyük bir çuvalı sırtlayan Muhammed çıkıyor. 15 yaşında, vücudu cılız mı cılız bu çocuğun kalın, şişmiş hatta yamulmuş parmakları göze batıyor… “Sayacıyım. İlaç sürüyorum, dikişleri kesiyorum.” Bu işi yapan tüm çocukların parmakları sürekli makas kullandıkları için aynı durumda. “İlaç sürüyorum” sözü ise Muhammed’in ağzından çıkan kadar masumca değil. Bu yapıştırıcı, özellikle yaşı biraz daha küçük olan çocuklarda baş dönmesi, uyuşukluk yaratacak kadar etkili. Zaten dışarıda bu ve benzer yapıştırıcıları burnunun dibinden soluyanlara “balici” deniyor…

“Kardeşlerim var, 9,11, 13”

“Babam hasta, midesinde yara var, çalışmıyor, ben çalışıyorum” diyor Muhammed. Bu ana kadar akışkan olan Türkçesi, kardeşi olup olmadığını sorduğumuzda, kardeşlerinin yaşlarını söylerken bozuluyor: “Kardeşlerim, bir tane 9 var, bir tane 11 var, bir tane 13 var. Benle 13 kardeşim çalışıyoruz.” Suriyeli bir Çocuk İşçi Muhammed. Haftada 450 liraya çalışıyor, keza kardeşi de. Hafta sonları izinli. O da tıpkı Bilal gibi PUBG oynadığını söylüyor.

“Hiç okula gittin mi” diye soruyoruz. “2 yıl okudum sadece. Ben okumayı hiç sevmiyorum” diyor. Bir çocuk okula gitmeyip, parkta oynamayıp, çalışmayı “tercih” eder mi ki? Suriye’den 7 yıl önce geldiklerini söylediğinde taşlar yerine oturuyor. 7 sene önce 8 yaşında olan mülteci bir çocuk, göç etmeden önce savaşın ortasında okula gitmiş, göç ettiği ülkede okul yüzü görmemiş, sevecek kadar zaman geçirmemiş bile… Son sözleri, “Şimdi vatandaş oldum. Suriye daha düzelmez. Burada vatandaşlık aldım, düzelse de artık gitmem” oluyor. Ne denir ki 15 yaşındaki bir çocuğun hayatına “vatandaşlık” kavramını sokup “Suriye düzelmez” sonucu çıkarmasına sebep olanlara?

Öğle arası yemek molası

Saat tam 12.00… Fatih’le Bilal 12.00-13.00 arası yemek vakti olduğunu söylemişlerdi. İstihbarat sağlam yani… Blok içerisinde yer alan birkaç büfenin önü kalabalık. Çocuklardan büyüklere, işçiler yemek ihtiyaçlarını giderecek. Çocuklardan kimisi büfeciye sadece kafasını gösterebiliyor, parmak uçlarında durarak… Büfelerin önüne atılmış masalardan birinde yalnız başına bir çocuk oturuyor. Kıçını sandalyenin ucuna kadar getirmiş ki ayakları yere değsin. Önünde kuru fasulye pilav, iştahla kaşıklıyor. Samet’in utangaçlığı kendisini çok konuşturmasa da sorularımıza çok kısa yanıtlar veriyor: “Vanlıyım. Okullar kapalı. Çalışmaya geldim, abimin yanına. Ayakkabıcı. Yeni başladım, ne kadar verirler bilmiyorum. 6. sınıfa gidiyorum. Uzaktan ders aldım. Okula gideceğim. Okumak daha iyi.

Eve gidip yemek yiyip hemen uyuyoruz

Başka bir masada yine yalnız başına içinde patates kızartması olan dürümü ısıran bir çocuk. Masanın üzerinde yarısı dolu bir ayran kutusu… “Her gün bunu değil, döner yiyorum, kebap yiyorum” diyor ama gerçekten sevdiğinden mi yoksa parası ona yettiğinden mi bilinmez, söylemeden edemiyor: “En çok sevdiğim patates…”

Sorularımızı önce iyice süzdüğü, verdiği yanıtların gecikmesinden anlaşılıyor. Ama Samet gibi utangaçlığından değil… Suriye’nin Türkmenlerinden olduğunu, henüz bir senedir Türkiye’de yaşadıklarını söylüyor.

12 yaşındaki bu çocuk, 11 yaşındaki kardeşiyle birlikte sabahın 8’inden akşamın 8’ine kadar saya atölyesinde çalıştığını söylüyor. Koca koca insanlar dayanamazken, gelişim çağındaki küçücük bir beden nasıl dayanabilir ki buna? Dayanamıyorlar zaten: “Kardeşimle eve gidince yemeğimizi yiyip hemen uyuyoruz, uykumuz geliyor!”

O da Suriyeli Muhammed gibi 450 lira haftalık alıyor, parayı ise Aymakoop’ta çalışan babasına veriyor. Muhammed’le farkı okulu sevmesi: “Kimlik vermiyorlar. Okumak isterim, mühendis olmak istiyorum…”

Öğle molasının sonuna gelindiğinde çocuklar yavaş yavaş gözlerden kaybolup tekrar atölyelere doluşuyor. Bloktan dışarı çıktığımızda başta dışarıda bıraktığımız aydınlığa kavuşuyoruz ama bu kez karanlık içeride kalıyor ve çocuklar… 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü’nde, denetimlerin/önlemlerin/yasakların/mücadelenin sözde kaldığını kanıtlayan, Türk, Arap, Kürt, Türkmen, milliyet ayrımı yapılmadan saati 7.5 liradan günde 12 saat çalıştırılan 12 yaşındaki çocuklar… Ciğerleri küçülürken parmakları büyüyen, hayalleri çalınan çocuklar… Dünün baca temizleyicileri, bugünün sayacıları…

Spiderman arayışı

Katlarda dolaşırken sırtında sevdiği süper kahramanın çiziminin bulunduğu bir hırka taşıyan 7-8 yaşlarında bir çocuk dikkatimizi çekiyor. Ufaklık kendisine doğru gittiğimizi fark edince adımlarını hızlandırıyor. Hızlanıp çocuğu korkutmak istemiyoruz. Bir süre sonra ikinci kez görüyoruz çocuğu, bu sefer yüzü dönük. Bizi görür görmez arkasını dönüp gidiyor. Üçüncü kez bir köşede karşı karşıya geliyoruz çocukla, aramızda 5 metre… Çocuk duruyor. “Bir şey soracağız” dediğimizde bir iki adım atıyor. Sonra aniden arkasını dönüp koşmaya başlıyor. Arkasından “Şşştt”, “Hey”, “Spiderman” diye sesleniyoruz ama nafile… “Olur ya, belki denetmen zannetti bizi, belki organ mafyasının elemanları, belki de çocuk taciri” deyip vazgeçiyoruz “Spiderman” arayışımızdan… Ama o pes etmemiş. 10 dakika sonra yanında iri mi iri bir adamla yanı başımızdan geçiyor. Bizi her gördüğünde gözlerini kaçırıp arkasını dönüp kaçan “Spiderman”, bu kez kendinden emin adımlarla yürüyor, gözlerini gözlerimizden ayırmadan…

Her şey babadan

Karşımızda bir çocuk, 1.50 boylarında.

Gazeteciyiz, çocuk işçilerle ilgili haber yapıyoruz, birkaç soru sorabilir miyiz?

Sorun abi, ne isterseniz.

Kaç yaşındasın?

19.

Nasıl, hiç göstermiyorsun?

Benim babamın boyu kısa abi, bana da ondan geçmiş.

Yüzün de hiç göstermiyor?

Aynı babam abi, babamı görseniz o da böyle. Her şey babadan, genetik işte.

Sen büyük adammışsın, bize küçükler lazım, kusura bakma kardeş…

Estağfurullah abi…

Hazır okullar kapalıyken

İki çocuk aynı atölyeden beraber çıkıyor. Biri ufak tefek, diğeri iri. Biri Anadolu, diğeri meslek lisesinde okuyor. Okullar kapalıyken biri telefon, diğeri bilgisayar alma umuduyla başlamışlar işe. Biri üç gündür gelirken, diğerinin daha ilk günü. “Ne kadar alacağımız hafta sonu netleşecek. Az vereceklerse ayrılacağız. Yine buralarda iş arayacağız” diyorlar.

“Tek başıma evde kalamıyorum ya..”

Boyu göğüs hizasının aşağısında kalan bir çocuk, henüz 8 yaşında… Ama sözleriyle büyümüş de küçülmüş olduğunu fark ettiriyor. Dükkanın önündeki elle kontrol edilen, yük taşınan bir arabayı sağa sola götürüyor.

Ne yapıyorsun, çalışıyor musun burada?

Babam hasta, onu yatırmışlar, annem ona bakıyor. Benle abim de bir aydır kalıyoruz evde. Ben de tek başıma evde kalamıyorum ya…

Abinin yanına mı geliyorsun?

Evet, başka kimse yok ki…

Okula gidecek misin?

Gideceğim. 20 günüm kaldı, hastaneden çıksın babam. Dediler ya bir hafta iki hafta okula gidilecek. Abim beni okula bırakacak…

Yoruluyor musun?

Yok, oturuyorum, oyun oynuyorum telefonda. Bazen mal getiriyorum bu arabayla…

Para alıyor musun?

Yok, bilmiyorum. Kaç verirse artık… (Sinan Ceviz, Fırat Turgut/Evrensel)

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x