Mağazaya girecektim. Kadının biri öylece dikilmiş girişi kapatıyordu. İzninizle, dedim. Yerinden kımıldamadı bile. Pardon… Oralı değil. Hanımefendi… Sonunda yüzüme baktı ne var der gibi. Böylelerine de hiç tahammülüm yok artık. Ben de ters ters baktım yüzüne.
Ama o nasıl bir yüz? O nasıl bir estetik?
O an aklıma yıllar önce gittiğim İshak Paşa Sarayı geldi. Tarihi yapının ruhuna pek aykırı duran, şimdilerde cama çevirdikleri metal bir kaplama vardı çatısında. Sonra Mimar Sinan’ın Selimiye’si canlandı gözümde. Gittiğimde orada da restorasyon çalışması vardı. Restorasyon bittikten sonra gözlerimiz kör olsaydı da bunu görmeseydik, dedirtti görenlere. İşte bu ayar bir estetik. Fındık kadar bir burun, Japon çizgi filmlerindeki kızların burnu gibi ince ve kalkık. Gerisini anlatmayayım.
Şimdilerde burun yaptırmak adetten sanırım. Gencecik kızlar, burunları bandajlı dolaşıyor. Bir öğrencim söylemişti okulundaki kızların çoğunun sınav bittikten sonra burunlarını yaptırmak istediklerini. Zaten şimdiden saçlar boyalı, dudaklar botokslu, aman burunlar eksik kalmasın.
Böyle burundan söz edilince dördüncü sınıfta ders verdiğim bir öğrencimi hatırlarım. Bir gün derste yüzüme baktı, baktı…
“Burnuna dokunabilir miyim?” diye sordu. “Neden?” dedim. Gözlerini kocaman açıp sanki dünyanın en şaşırtıcı burnuna bakıyormuş gibi, “Çok kocaman!” dedi. Alınmadım. Rahmetli dedemden miras almışım burnumu, n’apayım? “Tamam, dokunabilirsin. Yalnız iyi bak. Benimki lider burnu. Liderlerin burnu böyle büyük olur. Atatürk’ün burnu gibi.” dedim. Dokundu. Lider burnu olduğuna ikna olmuş gibi baktı bu defa.
Özellikle kendini beğenmeyen ergen öğrencilerime anlatırım bu anekdotu. Aynılaşmanın kutsal sayıldığı bu düzende bedenleri yerine ruhlarına bakabilsinler diye.







