Çarşamba, Ağustos 19, 2026
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Manşet Haberler

Bahçeli’nin Rolü, NATO ve Savaş Hazırlıkları Süreci

Altan Açıkdilli by Altan Açıkdilli
22/06/2025
in Manşet Haberler, Yazarlar
A A
0
Bahçeli’nin Rolü, NATO ve Savaş Hazırlıkları Süreci
0
SHARES
307
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

Pek çoklarımız bilirler. Kimi çevreler, Bahçeli’den bahsederken, ‘’AKP’nin elinde, onun özel kasetleri var. O yüzden RTE’ye teslim oldu’’ derler. Bu önermenin benimsenmesi (veya iddia diyelim), sadece sokaktaki insanlar ve ülkücüler tarafından sınırlı değildir. Bu eksik ve apolitik bakış bazı solcu kesimlerce de benimsenir. Meselenin ucu bir kez yanlış yerden tutulunca bu sefer, tüm analizlerin yaşamla, gerçeklikle ve en önemlisi politikayla bağları kopmuş olur. Yine bir önemli apolitik bakış ise Saray rejiminin ömrünü uzatmak için Bahçeli’yi kullandığı, Bahçeli vasıtası ile bir Kürt açılımı yapıyormuş gibi yapıp, “RTE’yi tekrar seçimlere sokabilmek için yeni bir anayasa lazım olduğu” önermesidir.

Marxizm’in en basit kuralıdır. ‘’Öz ve biçim aynı değildir. Eğer her şey göründüğü gibi olsaydı, bilime gerek kalmazdı.’’ Demek ki biz sosyalistler, devrimciler görünene değil, görünenin özüne bakmak sorundayız. Çünkü biçim, her zaman içeriği tam olarak yansıtmaz.

Bütünlüklü bir tahlil yapmadan evvel, önermeleri biraz inceleyelim. Öncelikle birinci önermeyi ele alalım. Aslında bu önerme (solcu bazı kesimler bile sarılsa da) solcular ve geniş kitleler için üretilmiş bir faşist propaganda yöntemidir ve buna Goebbels bile şapka çıkartır. Önermenin özünü tersten okursak; ‘’aslında Devlet Bahçeli böyle bir adam değildir ve ellerinde uygunsuz kasetleri olmasa bu politikaları ve söylemleri yapmazdı’’ anlamına gelir. Böylece Faşist ırkçı ve devletçi bir partinin genel başkanının politikalarının esaretten kaynaklandığının algısı oluşturularak, kendisi de bir nebze erkek egemen bakışta, itibar kaybına uğrasa da ‘’mazlumlaştırılmış’’ olur. Böylece bu politikalar MHP’ye ve ideolojisine değil, Partinin başındaki şantajlara boyun eğmiş bir ‘’çaresize’’ yüklenmiş olur. Bir kaset var mıdır? Muhtemelen her siyasetçinin olduğu gibi onun da bir kaseti olabilir. Bu kasetler genelde de siyasette ayar vermek için kullanılır. Nitekim geçmişte bir seçim öncesinde MHP Genel başkan yardımcılarının kasetleri arka arkaya servis edilmişti. Ve anlaşılmıştı ki bu parti pek çok kirli ilişkinin içerisindedir. Ama bu kaset operasyonunu Bahçeli ile sınırlarsak, o zaman ne partiyi ne ideolojisini anlayamamış oluruz.

Öncelikle kasetler bir tane Bahçeli kasetiyle sınırlı değildir. Muhtemeldir ki neredeyse tüm kadroları kapsamaktadır. Devletin 15 Temmuz sonrası uygulayacağı politikalar için bir oyun kurgusuna ihtiyacı vardır. Ve bu oyunu Bahçeli kaseti dedikodusu ile MHP’ye mal etmek, faşistlere düşüncelerine sarılmalarının yolunu açıp, eleştirilerini bahçeli ile sınırlı tutmak için bu biçimde düzenlenmiştir.

Sokağa çıkıp hangi ülkücü ile konuşursanız, size aynı şeyi söyleyecektir. O da Bahçeli’nin, özel hayatının kasetlerinin şantajına boyun eğerek partiyi mahvettiğidir. Oysa parti bir kadro hareketidir ve kimse kaseti var diye partiyi mahvedemez. Baştaki kişi istifa eder ve yerine gelen yola devam eder. Bu önerme dediğimiz gibi parti siyasetini ve partiyi, özü itibarı ile aklamakta ve böylece bu partiye karşı yakın olanlar, partilerinin aslında devletin görevlendirmesiyle rejimin emrine bu sefer de muhalefette değil iktidarda sokulduğunu göremezler.

Oysa biliriz ki dışarıdan ‘’vatan millet Sakarya’’ olarak tanımlanan (servis edilen) bu partinin kadroları, ister iktidarda olsun ister muhalefette, devletin verdiği görevler doğrultusunda her türlü ‘’kirli’’ işin içindedir ve hatta bizzat örgütleyicisidir. Böylece olgu gizlenir ve yerine algı geçer. Bu algı siyasi, daha önemlisi ideolojik anlamda MHP’den kopuşu önlemek için kullanılır. MHP’den buna rağmen kopanlar ise aynı ideoloji temelinde örgütlenmiş, İYİP’e geçer o da saraya yaklaşınca yine aynı ideolojini ve politikaların isim değiştirmiş hali Zafer Partisine geçer. Ve muhtemelen ki başka yedekler için de ellerinde birtakım projeler hazırdır.

Yeri gelmişken burada bir parantez açalım. Neredeyse özel bir afla ve düşürülen davalarla, Alaattin Çakıcı’nın tahliye edildiğini (ki tahliye öncesi de zaten ceza evinde değil, işlerini özgürce yürüttüğü bir hastanedeydi ve Bahçeli kendisini ziyaret etmişti), Sedat Peker’in tasfiye edildiğini unutmayalım. Çünkü Peker’in çeteleşme tarzı daha dar boyutlu bir mafyatik ilişkiyi temsil ediyor ve yönetiyordu. İşin içine uluslararası uyuşturucu, yurt dışından ülkeye sokulacak kara para aklama trafiği ve diğer daha iğrenç mafyatik ticaretler girdiğinde, bunu organize etmekte başarısız olacağı düşünüldüğünden, Peker tasfiye edilip, işlerin başına devletin sadık baronu ‘’Bahçeli’nin dostu’’ Çakıcı getirilecekti. Bu devletin iç ve dış savaşımlarının finansmanını da destekleyecek tarzda, yeni sürece ve Rejime uygun bir reorganizasyondan başka bir şey değildi.

Diğer bir iddia ise yeni anayasa sürecinin ‘’Erdoğan’ı bir kez daha seçime sokabilmek için’’ düzenlendiğidir. Bu önerme ise kendi içinde çelişkilerle doludur. Çelişkinin kaynağı ise zaten Erdoğan’ın bir önceki seçimlere de hukuku çiğneyerek yasal olmayan bir şekilde, seçimlere katılmış olmasıdır. O dönemki tartışmaları unutturmak veya unutmak sanırım muhalefetin görevleri arasında görünüyor. Çünkü hatırlayacak olursak, Erdoğan son seçimlere 2 dönem Cumhurbaşkanlığı yaptığı için katılamıyordu. Ancak Anayasa maddesinin eski olduğu, yeni anayasada ‘’Cumhurbaşkanı Hükümet sisteminin’’ maddesinin onaylanması sonradan oluştuğu vs. bahanelerle, Erdoğan seçimlere katıldı ve bu diğer dönemi kapsar denildi.

Bugün geldiğimiz noktada ise ‘’Dönem tamamlanırsa seçime katılamaz’’ deniliyor. Bu nereden baksanız ilk başta ana muhalefetin kendisinin ‘’önceki seçimlere katılamaz’’ iddialarını boşa çıkartıp, o seçimi meşrulaştırmaktır. Ama konumuz bu değil. Devamla diyorlar ki ‘’ama erken bir seçim olursa katılabilir.’’ Bu durumda görev süresi dolmadan seçime katılabilecek birinin, görev süresinin dolmasını beklemeden seçime katılabiliyorsa, bu konuda yeni bir anayasaya ihtiyacı yoktur. “Üstelik bu görev süresinin dolması’’ meselesi kendi içinde de bir muğlaklığı içeriyor. Öyle ya mesela, görev süresi ‘’ne kadar zaman önce dolmazsa’’ katılabilir?  Bir yıl mı, iki ay mı, beş gün mü?

Bu anlamda mevcut ‘’yeni Anayasa’’ tartışmaları klasik bir ‘’cambaza bak’’ tartışmalarına dönüyor. Belki sırf cambaza bak oyunu yüzünden bu maddeyi de koyabilirler. Ama asıl konunun başka olduğu, zaten istediği gibi her zaman anayasanın her maddesini ihlal edebilen, bunu yaparken de hiçbir meşruiyet aramayan bir rejimin çıkartacağı yeni anayasa içinde, birkaç şirin görünen madde olsa da (yine istedikleri zaman çiğneyebilecekleri) sadece kendi şiddet politikalarını uygulayabilecekler bir kılıf olarak, olası dışarda yürütecekleri bir savaşın, içe yansıyacak huzursuzluklarını bastırmanın aracı olacak, bir iç savaş anayasası olabilir.

Zaten son düzenledikleri ceza yasası da bunun açık bir ispatıdır. Her türlü kadın, hayvan, insan katilini ve çeteciyi salıp, bizlere yer açmaktadırlar. İnfaz indirimlerinin keyfi bir biçimde iptal edilebileceği maddesi ise tuzu biberidir bu açık savaş ilanının. Gerçi bu infaz indirimleri iptalleri, tıpkı Selçuk Kozağaçlı tahliyesinde olduğu gibi keyfi olarak yapıyorlardı. Sadece bu keyfiliğe bir yasa ile kılıf yapmış oldular.

Aslında meseleyi tikel olgularla anlamaya çalışmak, bizi yöntem olarak her zaman yanlış sonuçlara ulaştıracağını, bir felsefe disiplini çerçevesinde hepimiz biliyoruz. O sebeple meseleyi bütünlüklü olarak ortaya koyup, bağlamından kopartmadan, tarihsel, materyalist ve diyalektik yöntemle ele aldığımızda, algılara kanmadan, tikel olguları da daha iyi analiz edebiliriz diye düşünüyor ve yazının kapsamı gereği, bu anlamda aşağıdaki hafızalarımızı tazeleme sürecini aktarmaya ihtiyaç duyuyorum

15 Temmuz Darbesinin (ya da siz karşı darbesinin deyin) siyasi ayağı, kadrolaşma ve yeraltı trafiğini ve devletle bağını organize etmekte etkin olan MHP, kitlesel destek ve propaganda üstünlüğü bağlamında ise AKP idi. Ama organizasyonun sahibi bizzat devletti. Gezi isyanı, Haziran Seçimleri zaferi, içeride bir enerji yaratmış, Rojova Devrimi ise Suriye’de yürüttükleri savaşa engel teşkil ettiğinden ve içeride olası isyanları tetikleyebileceğinden dolayı, yükselen bu dalgaya karşı bir hamleyi zorunlu kılıyordu. Bu hamle de bir darbe oyunuyla, Saray Rejimi’nin inşasıydı. Bu inşa aynı zamanda NATO’nun BOP’u uygulanması için de zorunluydu.

Bu noktada konunun iyice anlaşılabilmesi için bu 15 Temmuz ve sonrası süreci değerlendirmek, bir nebze olsun aydınlatmak zorundayız.

Hatırlayalım. NATO soğuk savaş döneminde dünyadaki tüm kendi üyesi devletlerin kadrolarını eğitiyor ve bu kadrolarla devletin yürütmesini sağlayacak örgütler kuruyordu. Bu örgütler devletlerin içinde habis bir ur değil bizzat devletin kendisi olarak örgütleniyordu.

Bu devletlerin tepeden tırnağa her türlü işlerini yürüten organizasyona da ‘’Gladio’’ deniliyordu. Karşılarında önlerini iliklemeyen ne bir Cumhur Başkanı ya da Başbakan ne de Genel Kurmay Başkanı Bakan vb. oluyordu. İşte bu devlet örgütlenmesinin TC’deki adı da (daha sonra ‘’Silivri davası diye de karşımıza çıkacak olan) Ergenekon’du.

Bu organizasyonun yönettiği devlet, özellikle 12 Eylül ve sonrası dönemlerde, kurduğu ÖHD (Özel Harp Dairesi) marifetiyle işçi sınıfına, sosyalist devrimcilere ve Kürt özgürlük hareketine karşı kurduğu teşkilatlarla (JİTEM gibi ve yine kayıplar, göz altında kaybedilenler, ‘’çatışmalarda’’ ölü ele geçirilenler vs.), kıyım halinde bir savaş yürütüyordu. Yine o dönem SSCB’nin çözülmesiyle Avrasyacılık diye bir ideoloji ile toplumu kuşatarak, Balkanlar’dan Kafkasya’ya adlı NATO projesi ile Eski Sovyet ve sosyalist ülkeleri kuşatarak, oralarda örgütlenerek, eski ‘’Kızıl Elma’’ ideolojisini yeniden ısıtarak, bu ülkelerde iktidarı almayı, kendine bağlı iktidarlar oluşturmayı hedefliyordu.

Yine NATO, bu mevcut ‘’Türkçülük’’ siyasetindeki eksiklikleri görüyor ve İzmir’de Kemeraltı’nda, vaizlik yapan bir rezilin önünü açarak, 12 Eylül sonrası yeşil kuşak projesi için yetiştirdiği, Fethullahçı kadroları okullar açmak ve kültürel fethi olanaklı kılmak için (Amerika kıtasındaki 1492 sonrasının misyonerleri gibi) bu Kafkas ülkelerine Fethullahçı (daha sonra FETÖ örgütü olarak adlandırılacak) kadrolar yolluyordu. (Bu yeşil kuşak projesi bu grupla da sınırlı değildi. Ülkede devlete bağlı tüm İslamcı tarikatların önü bir bir açılıyordu. İsmailağa, Süleymancılar, Menzil vb. 15 Temmuz sonrası FETÖ tasfiye edilirken, diğerleri göreve çağrılıyordu. FETÖ kadar yetişmiş kadroları olmadığından da bu tarikatların üyelerine ve diğer kesime de uydurma sınavlarla stajsız, hakim, savcı hatta yılını doldurmadan ağır ceza hakimi olunabildiği gibi tezsiz, kitapsız, makalesiz profesör, dekan, rektör vb. olabilmelerinin de önü açılıyordu).

Rusya’nın tarihsel refleksi olan ‘’anayurdu savunmak için (ileride küçük cepheler bırakarak) geri çekil’’ politikasının etkisiyle, Balkanlarda ise daha doğru deyimle batıdaki sosyalist ülkeler (eski Yugoslavya’daki Sırplar hariç) NATO’ya karşı hiçbir direnç göstermeden, Avrupa’ya entegre oluyordu. Eski Yugoslavya’da bir halklar arası iç savaş başlıyor ve inançları dışında aynı halk olan Bosnalılar, Hırvatlar ve Sırplar birbirini boğazlıyordu. (Bu boğazlamada nedense Hırvatlardan hiç bahsedilmez. Almanya’nın desteklemesinin avantajlarından olsa gerek) NATO ise Bosna’nın yanında yer alarak, kısmen TC’nin de dolaylı olarak içinde olduğu bir savaş yürütüyordu. Savaş, NATO uçaklarının Belgrad şehrini günlerce bombardıman altına alması ile son buluyordu. (“Dolaylı” diyorum çünkü Türkiye’den birtakım cihatçıları savaşa sevk edebilmesi dışında, yapabileceği pek çok örgütlenmenin önü Sırplar tarafından kesilmişti)

Yine de Bosna Hersek Cumhuriyeti, Almanların desteklediği Hırvatların da ayak diremesiyle, hiçbir zaman gerçek bir ülke olamıyordu. Ülkede hala üç Cumhurbaşkanı birden onaylamazsa hiçbir yasa kabul edilemez. Çünkü Bosna Hersek’te çift meclisli bir yasama organı ve üç üyeli Cumhurbaşkanlığı ile yönetilir. Üstelik merkezi hükümetin gücü oldukça sınırlıdır. Ve yine ülkenin her yerinde Hırvat ve Sırp bayraklarını Bosna Hersek bayrakları kadar görebilirsiniz. Bu üç Cumhurbaşkanının ise biri Hırvat, biri Sırp, diğeri ise Boşnak olmak zorundadır.  Kosova ise Avrupa’ya bırakılmayıp daha sonraki anlaşmalar neticesinde direk ABD’ye bağlanmıştır. Bugün Kosova’ya giderseniz, orada Kosova bayrağı göremezseniz de her yerde ABD bayrağını görmeniz mümkündür.

Batıda tablo böyle oluşurken TC’nin Balkanlar politikası da bir karşılık bulamamış ve artık tüm dikkatler Kafkasya’ya kaymıştır. Oradaki etkinlikleri ise Rusya’nın operasyonları ile püskürtülmüştü. TC’nin eylemleri Rusya tehdidi sebebiyle, bu anlamda oralarda NATO’dan çok kendine çalışan bir hal almıştı. (Rusya’nın desteklediği Haydar Aliyev’in tanklarla Bakü’ye girişini ve TC’nin Elçibey’inin son hallerini hatırlayalım) Tüm bu olayların ve süreçlerin neticesinde ise yeni bir durum ortaya çıkmıştı. (Sonradan ise Ukrayna’da NATO iktidarı ele geçirecekti) O da ‘’Ortadoğu’nun’’ paylaşımı. İşte bu paylaşım sürecinde ise NATO, kendisi yetiştirmiş ve kurmuş olsa bile eski kadrolarla yani Ergenekon’la bu işin yürümeyeceğini görmüş ve böylece eski kâhyayı tasfiye ederek görevi yeni kâhyaya teslim etmişti.

Tabii ki bu teslim süreci de öyle basit olmamıştı. AKP iktidardaydı ama yine de eski kâhya ile çatışmalar devam ediyordu. Öyle ki bu çatışmanın siyasi görüntüsünde, öncelikle mevcut siyaset yeniden dizayn edilmiş ve o günkü koşullarda birleşerek iktidarı almaları kesin gözüken Mumcu ve Ağar’ın partilerinin birleşme kongreleri gece yarısı ‘’anlaşmazlıklar’’ var diye iptal edilmişti. Yol, Ergenekon’un kendi iç ihanetiyle ya da bir NATO operasyonuyla, (buna Fetullah operasyonu da diyebilirsiniz) iyice açılmıştı. 2002’den beri AKP’nin devleti yönetecek kadro işini üstlenen Fethullahçı örgüt, daha da derinlere inecekti. Tabii ki bu organizasyonu yönetecek bir Gladio örgütüne ihtiyaç vardı ki onun da adını bu dönemde Ötüken olarak duymaya başlamıştık.

Eski kahyalar tasfiye olurken, yeni kahyalar göreve geliyordu.

Bundan sonraki dönem tutuklamalar, mahkemeler, suikastlar vb. yoğun bir süreci içeriyordu.

Daha sonrasında ise bize RTE’nin ‘’muktedir’’ olma, Fettullah’ın ise kendisinin iktidar olma mücadelesi şeklinde yansıyan bir ‘’iç çatışma’’ süreci olarak yansıyan, derinliğinde ise NATO’nun Suriye operasyonlarını gerçekleştirebilmek için TC’nin reorganize edilmesini istemesinden kaynaklanan süreç başladı.

NATO için bu süreci yönetecek olan kişinin ismi önemli değildi. Önemli olan Suriye çetelerinin desteklenmesindeki tüm pürüzlerin ortadan kalkması ve bu yapılırken de artık içeride ise bir sürprize yol açmamak için her türlü muhalefetin baskılanmasıydı. Bu anlamda Gezi sürecinin dinamizminin sokaklarda karşılık bulasını önlemek ve Haziran seçimlerindeki hem içeriyi dinamize edecek hem de Suriye’deki iç savaşta, halklardan yana politika üreterek Rojova sürecinde istenmeyen müttefiklere karşı güç taşıyacak, katkıların ve kazanımların törpülenmesi en önemli işti. Demirtaş’ın tutuklanması bu çerçevede o dönemki HDP’nin etkisinin kırılması anlamında yerine oturtuluyordu.

Bu kapsamda yürütülen iç çekişmeye, eski kâhya da dahil olup Erdoğan’la anlaşıyor ve böylece karşımıza 15 Temmuz piyesi çıkıyordu. (NATO için fark etmezdi. O her zaman, yumurtaları tokuşturur ve kazananla yoluna devam ederdi) Bu piyesin oyuncuları çeşitlilik gösterse de sonuçları itibari ile Erdoğan’la uzlaşan eski kahyalar, yönetimi yeniden devralıyordu. Bu darbenin yani Fettullah’ın yapacağı darbenin çok sorulan sorusu olan ‘’bu darbenin siyasi ayağı kimdi’’ sorusunun cevabı ise muhtemelen 1. Ordunun önce destek verip sonra destek vermemesini sağlayan siyasi figür kimdiyse odur, şeklinde düşünülebilir. Yani ister darbe başarılı olsun, isterse de karşı darbe başarılı olsun aynı kişi (yani siyasi parti) siyasi olarak iktidarda olacaktı. İktidarı paylaşacağı isimler, değişebilir olsa da iktidarın niteliği değişmeyecekti.

Bu darbenin açık uçlarından biri de Kılıçdaroğlu’dur. Hatırlanırsa o gün hava yolu ile İstanbul’a gelmiş, tankların arasından kendi deyimiyle ‘’tıpış tıpış’’ geçmiş ve bir tankın üstüne çıkıp, ya da önüne geçip, darbenin engelleyicisi olma şansını kullanmayıp, yani sarhoş Yeltsin kadar olamayıp (ki Yeltsin’i arkadan iterek çıkartmışlardı) Bakırköy Belediye Başkanı’nın evinde saklanmıştır. Darbe anları kitlesel duyarlılıkta her yöne karşı açıktır. Eğer bu başarılsaydı belki de ülkeyi (aynı devletin politikalarıyla ve sadece biçimi değişerek) Kemal ve Bahçeli koalisyonu yönetirmiş gibi yapacaktı. Kim bilir? Bu darbeyi hazırlayanlar, olası tüm senaryoları kendine çevirecek planları yapmıştır şüphesiz. Biz darbenin sonucunda, Bahçeli ve Erdoğan ile muhatap kaldık böylece.

İşte Saray rejimine gelen süreç aşağı yukarı böyle özetlenebilir.

Bu çerçevede baktığımızda karşımızdaki yeni süreçte devletin rolünü de biraz daha netleştirebiliriz. Devlet Bahçeli’nin bu devlet içinde basit siyasal bir partinin başkanı değil, bizzat önüne konulan reçeteleri harfiyen uygulayan bir siyasal olmayan yapıyla, bir rol oynadığını da görebiliriz.

Ve yine ‘’Saray Rejimi’nin’’ inşasının sebebini şu dört başlıkta toparlaya biliriz.

Birincisi; Gezi Direnişi ruhunun sürece yayılmasının engellenmesi ve sönümlendirilmesi.

İkincisi; Haziran seçimlerindeki %13 oyun artma endişesi ve Kürt hareketinin devrimciler ve Anadolu’nun ezilen halklarıyla bütünleşmesinin minimalize edilmesi, mümkünse karşısında yeniden düşman bir kamp örgütlenmesi.

Üçüncüsü; Suriye’deki Rojova devriminin boğulması, eğer mümkün değilse yayılmasının önlenmesi, Anadolu ve dünya devrimci hareketi ile bağlarının zayıflatarak, NATO politikalarına aracılık etmeye zorlamak için hedefe oturtulması.

Dördüncüsü; NATO’nun bölgede yürüteceği tüm savaşların katılımcısı olmak ve bu savaşlara ekonomik ve siyasal olarak hazırlanmak için bu doğrultuda, toplumu ekonomik ve siyasal olarak baskılayabilmek ve yine bu savaş nedeniyle oluşacak iç riskleri minimalize etmek. (Suriye’ye yönelik operasyonlar ve İran savaşı için hazırlıklar)

Özellikle Kürt hareketinin silah bırakma süreci, PKK’nin kendini tasfiye süreci, bu sürecin açıklanmasının Bahçeli’ye düşmesi, son 10 yıldaki maaşların alım gücünün reel olarak en az üç dört kat gerilemesi, her türlü eylemin ve gösterinin hatta pek çok grevin yasaklanması vs. elbette ABD’den ve onun bölgedeki politikalarından ve yine TC’nin burada alacağı görevlerinden bağımsız düşünülemez. Bu bağlamda yukarıda özetlemeye çalıştığımız, Saray Rejimini oluşum süreci, dışarıda ve içeride bir savaş hazırlığı sürecidir. Bunu kavramak ve buna göre mücadele yöntemleri geliştirmek, İran savaşının gelmiş olduğu aşamada, çok daha fazla önem kazanıyor. Yazımızı burada noktalayarak, bir sonraki yazımızda; bölge savaşı kapsamında, İsrail’in İran’a saldırısı ve TC’nin üslenmek istediği rolü, bu altyapı çerçevesinde tartışmaya devam edelim.

 

Tags: Altan Açıkdilli
Previous Post

Neşeli Ol ki Genç Kalasın!

Next Post

Trump’ın Ortadoğu tasavvuru!

Altan Açıkdilli

Altan Açıkdilli

Yazarın Diğer Yazıları

6-7 Eylül ve Kolektif Bellek
Manşet Haberler

6-7 Eylül ve Kolektif Bellek

08/09/2025
Anlamak ve Değişmek
Manşet Haberler

Anlamak ve Değişmek

13/08/2025
Efendi Taklidi Yapan Köleler
Manşet Haberler

Efendi Taklidi Yapan Köleler

05/08/2025
Kendini ve Kainatı Bilmek
Manşet Haberler

Kendini ve Kainatı Bilmek

29/06/2025
Babalar Günü ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri
Manşet Haberler

Babalar Günü ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri

21/06/2025
İRAN SALDIRISI VE İSRAİL ‘’YANCILIĞI’’
Manşet Haberler

İRAN SALDIRISI VE İSRAİL ‘’YANCILIĞI’’

15/06/2025
Next Post
Trump’ın Ortadoğu tasavvuru!

Trump'ın Ortadoğu tasavvuru!

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Cezalandırılan Kadın Bedeni, Cezasızlık ve Kadınların Hafızası

Cezalandırılan Kadın Bedeni, Cezasızlık ve Kadınların Hafızası

by Rabia Baldemir
18/08/2026
0

Paula Maier’in anlattığı cinsel saldırıyı yalnızca gözaltında gerçekleşmiş bireysel bir saldırı olarak ele almak, yaşananın politik niteliğini eksiltir. Burada bir...

ABD-İran hattında ateşkes çıkmazı: Tahran’dan “tam saldırı” tehdidi

ABD-İran hattında ateşkes çıkmazı: Tahran’dan “tam saldırı” tehdidi

by Sonhaber
18/08/2026
0

ABD ile İran arasında haziran ayında varılan geçici mutabakatın 60 günlük müzakere süresi, kapsamlı bir anlaşmaya ulaşılamadan sona erdi. Washington...

İzmir’de taşeron işçiler yeniden eylemde: İş bırakma gündemde

İzmir’de taşeron işçiler yeniden eylemde: İş bırakma gündemde

by Sonhaber
18/08/2026
0

İzmir Büyükşehir Belediyesine bağlı modüler tuvalet ve bebek bakım alanlarında çalışan taşeron işçiler, çalışma düzenlerinin değiştirilmesi talebiyle Kültürpark’taki belediye holleri...

Asgari ücret mutfağa yetmiyor: Açlık sınırı 49 bin 556 lira

Asgari ücret mutfağa yetmiyor: Açlık sınırı 49 bin 556 lira

by Sonhaber
18/08/2026
0

Büro Emekçileri Sendikası Araştırma Merkezi’nin ağustos ayına ilişkin çalışması, ücretlerle temel yaşam giderleri arasındaki makasın büyüdüğünü ortaya koydu. BES-AR’ın gıda...

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik