Banka Soygunu…

Siz hiç  banka soydunuz mu? Kimseyi üzmeden, kırmadan; kimsenin canına kast etmeden… Biz çok soyduk!

Renklerin siyahla beyaz, yaşların on sekiz olduğu;  tarihlerin o büyülü yılları, 1970’leri, gösterdiği mor yıllardı. Rüzgarlar lacivert esiyordu sanki. İnsanlar sarı sıcaktı ve hava umut kokardı. Kavak yelleri o yıllarda ıslıkla devrim şarkıları çalıyordu. Bizi bizden coşkuyla alan güzel sanrılardı. Emperyalizm bizler için, ” kağıttan kaplan ” dı mesela.  Kolayca yırtılıp atılacak ve kovulacaktı düşman; yani oligarşik dikta! “Suni denge” vardı. Biraz sarssak denge bozulacak, düşecekti iktidar. Devrim, ellerini uzatsan yakalanacak mesafedeydi. Vietnam’dan, Kamboçya’dan güzel haberler geliyordu. Küba, Amerika’ ya ne feci posta koyuyordu hani. Sandinolar çoktan iktidarı ele geçirmişlerdi bile. İşçiden yana esiyordu özgürlük yeli.

 

Ve onlar yüreklerinde devrim ateşi, koşuyorlardı şehrin sokaklarında. Dudaklarında devrim marşları vardı, söylüyorlardı coşku içinde. Saklanıyorlardı köşe başlarında. Mevzilenmişlerdi sokaklarda. Onların her biri birer deli fişek misali şehir gerillalarıydı. Bazen cephede, bazen barikatta savunuyorlardı sokaklarını. Sokakların gerçek sahipleri devrimciler çok da iyi taş atarlardı. Haklarında çok şey söylendi, yazıldı, çizildi; yaftalandılar. “Lümpenler”, “Fokocu’lar”, “Apartman devrimcileri” denildi onlar için. Belki de içlerinde en güzel yafta “Gerilla Romantikleri” idi.  Evet onlar romantiktiler.  Hiçbir gerçekçinin devrime kalkışmadığı zamanlar da onlar, dünyayı değiştirme cesaretine soyundular. Evet onlar, romantik gerillalardı. Vuruldukları duvarların üzerinde “aranıyor”  ve  “görüldüğü yerde vurulacaklar” bildirimleri yazılan devrimcilerdi.

 

O sabah, güneş henüz günle buluşmamış, aydınlanmamıştı daha sokaklar. Örgütün hücre evinde uyanan Akın, Cemil’i yatağından dürterek uyandırdı. Bir gün önce Ataköy Plajı’ nın arka bahçesinde, incir ağacının altında toplantı yapmışlardı; Kemal, Tamer, Turgay, Yusuf isimli dört arkadaşla. Örgütlerinin paraya ihtiyacı olduğunu Kemal söyledi. Silah alacaklardı. Ev tutup eğitim çalışmaları, eylem planları yapacaklardı. Çünkü akıllarında bir banka soygunu vardı.

Onlar, ne KGB’nin, ne CIA’nın ne de bir başka ülkenin desteği ile varlıklarını sürdürdüler. Onlar, sadece kendi öz yağlarında kavruldular.

Halkın parasını onların kurtuluşu uğurunda harcayacaklardı. Bunun için geniş bilgiye ve istihbarata sahib olmalıydılar. Aralarında görev bölümü yaptılar. Bilgi edinme ve eylem plan çalışmalarını Cemil ile Akın üstlendi. Bir arkadaşları daha vardı adı Atilla’ydı. Geri çekilirken kamulaştırılan paralar ve silahlar Atilla’ya teslim edilecekti.

Süleyman tilki uykusundaydı. Ok gibi yatağından fırladı. Yolları uzundu. Erkenden yola düştüler. Sokak lambaları henüz sönmemişti. Şirin gecekondu evlerinin perdeleri kapalı, pencereleri sardunyalar, menekşelerle süslenmişti. İki yoldaş yürüyordu ve dillerinde  dönemin meşhur ,”eşkıya dünyaya hükümdar olamaz” türküsü vardı.

Mevsimlerden yaz, aylardan temmuzdu. Soğuksu Tren İstasyonu’nda bir banka oturdular.

Akın: “Çok heyecanlı değil mi? Oğlum düşünsene banka soyacağız.”

Cemil: “Şiiişt şu lafı telaffuz etme ve sessiz ol. Umarım herşey uygun olur. Yani tüm koşullar.”

“Biz neye dikkat edeceğiz biliyor musun? Öncelikle, bankaya en yakın karakol kaç metre, kaç dakika mesafede?”

“O kolay. Alarma bastıkları an, polis ne kadar zamanda eylem yerine ulaşır?”

“Kaç dakikada bir ekip otosu devriye geziyor? Bir zamanı var mı? Yoksa gelişi güzel zamanlar da mı dolaşıyorlar?”

“Geri çekilme, yönü en kısa ve çabuk ne taraftan olabilir?”

“Onu o bölgede oturan arkadaş belirleyecek. Şuraya gelin diyecek.”

“Bu o kadar uzak olmamalı. Bir, en fazla iki arka sokak öte de olmalı. Çünkü elimiz dolu olacak ve yayan kaçacağız. Elimiz dolu olacak. Silahları ve kamulaştırılan paraları teslim edeceğiz.”

“Moruk sence kaç para çıkar?”

“Ne bileyim olum, sadece tahmin.”

“Semt zengin, ilçe merkezine yakın ve işlek bir banka. Bir tahmin yürütemeyiz.”

“Ne çıkarsa bahtımıza.”

“Ha birde çok dikkat etmeliyiz. Dikkat çekmememiz gerek.”

“Umarım yüklü bir miktar çıkar.”

“Beş, altı yüz bin çıkar herhalde.”

“Bankaya girdiğimizde miktarı ne kadar olursa olsun asla müşterilerin parasına dokunmayacağız. Bu bir ilkedir.”

“Manyak mısın olum sen. Tabi ki öyle olacak. Mahir’ler, Deniz‘ler de öyle yapmışlar.”

 

Rayların yer altından gelen uğultusu, trenin istasyona gelmek üzere olduğunu bildiriyordu. Sonrasında ise trenin farı tünelin ucundaki ışık gibi bizlere göründü. Trenin, o şimdilerde bize nostaljik gelen, siren sesi duyuldu. Cemil her zaman ki gibi tren durmadan kapıya atlar, kol kuvveti ile kapıyı açardı. Yine öyle yaptı. Kondüktör bir sağa bir sola baktıktan sonra düdüğünü çaldı. Tren hareket etmişti.

Vagon üçüncü mevkiiydi ve boştu.

“Neden olum birinci mevkie binmedik? Nasıl olsa kaçak biniyoruz. Kıçımız minder görürdü.”

“Sanki bilet aldın. Hem boş ver kıçını rahata alıştırma.”

“Gel şurada oturalım. Kılın biri var önde oturuyor. Tam arkanda, omuz hizanda, çaktırmadan bak. Olum çaktırmadan diyorum. Hemen kafanı çeviriyorsun.”

“Alçak sesle konuş.”

“Neden ya “bilet” demenin ne sakıncası var?”

“Alçak sesle konuşmayı alışkanlık yapalım.”

 

Trenin demir tekerleri demir rayları döverek ilerliyordu. Çıkan ses bazen bir kavuşmanın bazen de ayrılığın habercisi misaliydi. Küçükçekmece, Menekşe, Florya… İşçi vardiyası başladı. Proleterya demek ki en çok buralarda oturuyor.

“Ulan şu Menekşe den geçerken hep aklıma burada donla denize girişlerimiz gelir. Ne temiz denizi vardı ama. Çadır kampı vardı. Çok sonra orda bir manita yapmıştım

 

“Peki hatırlıyor musun? Biz denizde yüzerken bir defasında elbiselerimizi çalmışlardı.

-Peki nasıl döndük?

-Sen çaresizlik içinde paniklemiştin. Ama ben bir çözüm bulmuştum.  Bir evin bahçesinden ipe asılı çamaşı aşırmıştık.”

“Aşırmıştık değil olum?”

“Aşırmıştım. Çünkü senin “aşırmak” gibi bir kabiliyetin yoktu öğretmen çocuğu.”

“Tabi şimdi boynuz kulağı geçti. Bakalım bankayı soyabilecek miyiz?”

“Sus olum elli kez söyledim alçak sesle konuş!”

“Kocamustafapaşa, ne nostaljik bir yer. İstanbul a ilk geldiğimizde burada oturmuştuk. Altı yaşlarındaydım. Teyzemler hep buralardaydılar. İlk trene binişim aklıma geldi. İlk florasan ışığı ile tanışmam. Köyde ki  gaz lambası ve düşük mumlu sarı ampullü evin loşluğundan florasan ışığına. Çok ilginç gelmişti…”

 

“Hadi moruk Sirkeci son durak…”

“Şuradan simit alalım. Vapurda çayla iyi gider.”

“Kaş para  var üzerinde?”

“Var olum o kadarda zenci değiliz.”

 

Ne tuhaf! Banka soyacaklar ama simit alırken hesap yapıyorlardı. “Sermayeleri” bile yoktu. Belki başarılarının sırrı buradaydı. Sıfırdan yola çıkmışlardı. Anka Kuşu gibi kendi küllerinden doğuyorlardı. Üzerlerinde örgütlerinin adı yazılan üniformaları yoktu. Düzenli orduları da… Nazi işgaline direnen İtalyan, Fransız direnişçileri gibi sivil kıyafetliydiler. Maaşları dahi  yoktu. Sosyalizmin gönüllü neferleriydiler. Uzun dik bir yokuşun ardından bankanın biraz yakınına gelmişlerdi.

“Bankamız burası. Saat kaç?”

“Şimdi banka açıldı. Bu saatten sonra her şeyi hafızamıza depoluyoruz. Ben caddenin karşısına geçiyorum.”

“Bende üst köşede durayım.”

“Ekiplere dikkat edelim. Sivil devriyeler de olabilir. Bankaya girip çıkanlar, güvenlik…”

“Hakim olmalıyız. Son olarak bilgi amaçlı sadece bir kez bankaya gireceğiz. Kaç kişi çalışıyor? Vezne nerede, veznedar erkek mi, kadın mı? Paralar belli yerde toplanıyor mu? Ana kasa nerde. Bunları öğrenmek için bir gerekçeyle bankaya gireceğiz.”

“Onu en son yapalım. Sondan bir önceki gün.”

 

Akın ile Cemil göz göze gelip gülümsediler.

 

Onlar, bazen bir gülümseme bazen de küçük bir bakış ile ne yapmak, ne demek istediklerini birbirlerine anlatıyorlardı. Eylemlerin teferruatlarına girmiyorlardı. “Sen şurada dur, sen şuna bak, o bununla ilgilensin…” bunlar onlar için birer teferruattı. Senkronize olmuşçasına hareket ederlerdi.

 

Ertesi gün yine aynı şeyleri yaptılar. Yine aynı saatte kalktılar, yine aynı saatte kalkan trene bindiler. Vapurda simit yediler, çay içtiler. Güvertede gözlemlerini paylaştılar. Bir farkla ki bu defa martılar için de simit almışlardı. Bu periyod dört gün sürdü. Dört gün sonra akıllarına takılan bir soruyla irkildiler birden.

-Olum, biz hep eylem yerinde dikkat çekiyor muyuz diye özen gösterdik. Ya evden çıktığımız anda itibaren takip ediliyorsak film kopar o zaman.

-O zaman yarın evden çıkarken çok dikkatli olmalıyız. Yalandan relaks, salla pati, dikkatsiz gibi hava estirerek dikkatli olalım.

-Salaklara yatarak çıkalım. Dar ıssız yollardan geçelim. Duralım, ayakkabı  bağlama bahaneleri ile etrafa bakalım.

-Bence böyle bir takip yoksa bile  illegalite yapalım.

-Nasıl yani?”

-Mesela bizi takip edenler bizi aşık, zampara, lümpen zannetsinler.

-Aaa evet civarda bir lise var Çamlıca Kız Lisesi…”

-Tamam, “manita kovalıyorlar” desinler. Yanıltırız kamilleri.”

-Kamilleri?”

-Yani mesela dedik, hani takip ediliyorsak …

 

Şansları yaver gitmişti. Takip edilmiyorlardı ama onlar gene de takip ediliyormuşçasına temkinliydiler. Bu önlemlerle Çamlıca Kız Lisesi önüne geldiler. Bu polislerin kör noktalarıydı ve orda saklanacaklardı. Çok değil bir kaç saat içinde iki güzel kızla tanıştılar. Biri zeytin gözlü, siyah, düz uzun saçlı, esmerdi. Üzerinde kola ile yıkanmış bembeyaz bir gömleği vardı. Sabun kokuyordu. Eşek kulaklı kolalı gömleği üç düğmeliydi.

Diğeriyse sarışındı. Uzun boylu iri dişli, al yanaklıydı. Güldüğünde yanaklarında beliren gamzeleri vardı. Ve çok güzeldi. Cemil, kumral, uzun boyluydu. İnce uzun, ama narin kasları, yay gibi bacaklarıyla  Mikelanjelo’nun Yunan Tanrılar’ı heykellerine benziyordu. Güldüğü zaman ön dişleri inci gibi görünüyordu. Bu fiziğiyle Akın ‘ın önüne geçmişti. Akın, kıvırcık, afro saçlı, bir Türk, bir Kürt’ den daha çok İtalyan’lara benziyordu. Biraz da fırlamaydı doğrusu. Bu da onun artılarıydı belki de? Şimdi şansları eşitti. Cemil’in o zamanlarda öpüşmek olmasa da sıcak duygusallıkların içinde aşk vardı. Ve şimdi aşk devrimci illegalitenin kılıfıydı. Ve her şey devrim içindi. Öpüşmüyorlardı kuşkusuz. Daha doğrusu öpüşmeyi bilmiyorlardı. Elini tutmak, aşk dolu gözlerle bakmak… Şiir okumak belki bir flörttü. Evet asıl hoşlandıkları buydu aslında. Gerisi gelirdi bir şekilde. Bu samimiyeti yakalamak, kızların ellerini tutmak için bile planlar yapmışlardı.  Ama şimdi hava çok sıcaktı. Kanları kaynıyordu ama zafiyete düşecek zaman değildi.

Kafalarında “kutsal” görevleri vardı ve hiç bir şey bu görevi tehlikeye sokamazdı.

İstihbarat çalışması sonlanmıştı.

Ertesi gün yine Ataköy Plajı’nın arka bahçesinde yine incir ağacının altında toplandılar. Tamer’ e İsmail ve Yusuf ‘a detayları ile planlarını anlattılar. Ve bir sabah hep beraber eylem yerinin son keşfini yaptılar. Dönüp incir ağacı altında her şeyi, her detayı  gözden geçirip tekrarladılar.

Ertesi sabah başlarında balıkçı bereleri, gözlerinde gözlük daldılar bankanın orta yerine. O yıllarda ilk olan, daha sonra ki yıllarda klişe olan o sözleri  söylediler:

“Beyler bayanlar, kimse yerinden kıpırdamasın! Bu bir soygundur! Amacımız sizleri değil bankanızı soymaktır!” dediler.

Kimseye küfretmeden ama kararlı bakışlarla. Kimseyi kırmadan, üzmeden espiri dolu ifadelerle ama  şaka yapmadıklarına inandırarak bankayı soydular. Vezneye geçmemiş halkın parasına dokunmadan geri çekildiler. Geri çekileceklerinden  o kadar emindiler ki; ” Gidiyoruz sakın kıpırdamayın, kapıya bomba bırakıyoruz” Bile demediler.

Kadıköy vapur iskelesinde buluşmak üzere dört bir sokağa dağıldılar. Derelerin çaylara karışması gibi karıştılar ve  denizde buluştular. Yusuf, iki arka sokakta bekleyen Atilla’ya,  bir hasır torba dolu kamulaştırılan paraları ve silahları teslim ettikten sonra vapur iskelesinde buluştular. Ceplerinde geri dönüş biletleri yoktu. Önce vapura sonra trene binerek Bakırköy’e geldiler. Kalabalıkların arasında insanlarla sohbet ederek, kızlara gülümseyip göz kırparak İstasyon Caddesi’nden Ataköy Plajı’na geldiler. Mayolarını giyip yüzdüler uzun uzun. Kurulanıp, içinde zeytinyağı, limon ve kokakola karıştırarak yaptıkları “güneş yağını” vücutlarına sürdüler. Vücutları bronzlaşırken onlar, yeni eylemlerin imgeselliğinde tatlı heyecanlar yaşadılar. Ve ayağa kalkıp öteki yoldaşlarıyla fotoğraf çektiler.

 

 

Bir sonraki gün, banka soygunu gazetelere manşet olmuştu :

 

” Mankenler banka soydu”

” Çok kibardılar”

“Yooo hiç sert davranmadılar”

” Vezneye geçmemiş paralara el sürmeyen soyguncular, sırra kadem bastılar”

“Soygunu örgütleri üstlendi”

Basından.

 

Peki şimdi ne yapıyor bu delikanlılar?

İki arkadaşları bir kaç yıl sonra bir çatışmada öldürüldü.

Şu an altmışlarında olan,  yaşamlarını geçmişlerinden hiçbir pişmanlık duymadan devam ettirmekteler.

Soygundan elde edilen gelirlerinin bir kuruşuna dokunmamışlardı. O gelirleri “kutsal” savaş için kullandılar. Çünkü bu onların en büyük erdemiydi.

Memet Sönmez

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x