Başarıyı yalnızca nicel verilerle değerlendiren performans toplumunda, her eylemimiz bir veriye göre değerlendiriliyor. Değerimizin sayıya, başarılarımızın istatistiğe dönüştüğü bir arenada hapis hayatı yaşıyoruz. Beğeniler, izlenmeler, okunma oranları ise adeta bizi yöneten gardiyanlar.
Her geçen gün daha çok insanın; sosyal medyada görünür olma, onaylanma arzusuyla türlü şekillere girdiğine tanık oluyoruz. Rakamlar yükseldiğinde kendilerini “tam”, düştüğünde “yetersiz” hisseden bir insan profili yaratıldı. Artık günümüz insanın değeri kaç beğeni aldığı, paylaştığı fotoğrafı kaç kişinin gördüğü, yorumlarda ne dendiği gibi ölçütlerle belirleniyor. Sanki görünmez ve acımasız bir jüriye durmaksızın şirin görünme zorunluluğu var.
Bu durumun duygusal bir yük olduğunun acaba kaç kişi farkında?
Peki, bu yükü kabul etmemek mümkün mü?
Geçenlerde bu soruyu kendi üzerimde test etme fırsatı buldum.
Üç haftadır Son Haber’deki yazılarımın okunma sayısının 500’lerden 200’lere gerilediğini fark ettim. Bir süredir de 600’ün üzerini görmüyorum. Gazete ve dergilere yazmaya başladığım ilk zamanlar olsa bu matematiksel gerçeklik beni duygusal olarak etkilerdi. Yazdıklarımı sorgular, belki de okurun nabzını yakalayacak konular bulmak için fazladan bir çaba harcardım. Daha net bir ifadeyle üzülürdüm. Ancak bugün bu sonucu değerlendirirken çok rahatım. Bu düşüşün nedenleri olabilir ama ilgilenmiyorum. Radikal bir tepkisizlik içindeyim yani duygusal bir yatırım yapmıyorum. Çünkü kontrol edemeyeceğim durumlarla bağlantı halinde olmanın yazma sürecimi olumsuz etkilediğini biliyorum. Kendim gibi olma, kendim gibi yazma özgürlüğümü algoritmaya ya da başka beklentilere feda etmemeyi öğrendim. Dışsal verileri içsel bir “değer” meselesi yapmıyorum. Bu kavrayışın verdiği özgürlüğü keşfettiğimden beri de yazmaktan müthiş keyif alıyorum.
Dijital çağın dopamin döngülerine ve onay bağımlılığına karşı koyabilmemiz, sadece gerçekten değer verdiğimiz şeyleri seçmemizle mümkün oluyor. Bunların dışındaki şeylerle hele kontrol edemeyeceklerimizle değerler kotamızı doldurmak tam bir israf.
Modern yaşamın dayattığı “her zaman en iyisi olmalı” kurgusundan, kendimizi ancak sınırlarımızı korumaya yönelik bir özgürleşme eylemi yürüterek kurtarabiliriz.
Her şeyi önemseyip kişiselleştirmenin modern bir patoloji olduğu çağımızda “seçici ilgisizlik” sistemin bizi içine çekmeye çalıştığı “sürekli tepki verme” tuzağına karşı en güçlü savunmadır.
Sayıların, oranların ve başkalarının onayının ötesinde kendi iç huzurunu korumak, modern insanın kendisine yapacağı en büyük iyiliktir.












