Ben Ulrike, bağırıyorum!

Kimileri sustu, ağzı olan konuşur misali kimileriyse dünyanın üzerinde sallanan yamalı devrim bayrağının dalgalandırılması hamasetiyle sayısız slogana başvurdu. Anlamlı bir cümlenin doğumuna izin vermeyen bu konuşkan gürültüde bir yandan da sayısız kuşakların birikimi, dünyanın sonsuz sanılan varlığı vahşi düzence sömürülüyordu.  Birçokları gibi Ulrike de kalınacaksa eğer bu hayatta, bunu kof düzene söverek yapmalıydı; gidilecekse de ölümüne olmalıydı bu, ki bu yüzden hayattan günah çıkartmadan gitmek istemiyordu. Ulrike her ikisi arasında bir şey seçti. Ne tam kaldı ne de tam gidebildi bizden ve de hayattan.

Elli üç yıl önce Ulrik Meinhof, hayatı okumuştu. Hayatı okurken evini, Almanya’yı, dünyayı bırakıp kaçmış ve sonunda tümden devrim fikrinde yaşamaya karar vermişti, eylemden eyleme koşarak. Gözlerini açtığı dünya, Almanya acımasız ve ebedileşme hayallerindeki liderlerin insan kafatasında kan içmeyi hayal ettikleri bir yerdi henüz. Ulrike’nin bedeni ve o her şeye uygunsuzca anlam biçmeye, hayatı yapı söküme uğratan anarşist zihni kadınlığa geçtikçe hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına karar verdi.

Oldenburg’da doğan Ulrike Meinhof, özgürlük rüzgârlarının serde ve bedende mayhoş estiği senelerde,1968’lerde yazarken bir yandan da çarpışmaya karar verdi.  Konkret gazetesinde editörlük görevinde kalem oynatan Ulrike kalemin pekâlâ barutla da doldurulabilineceğinin mümkün olduğunu gösterdi. Ulrike, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun kurucularından biriydi ve ilk başlarda nükleer karşıtı hareketin bir üyesiydi.

Kapitalist sisteme ve o dönemki uydusu Berlin’e kafa tutan bu, devrim fikri için azla yetinmeyen kadın radikal solcuların arasına karıştı. Bir şehir gerillasıydı Ulrike ve sol kanadın kullandığı mücadele araçlarını yeterli bir bulmadı. Kâğıda döktüğü manifestosunun dünyanın ve Almanya’nın tüm sokaklarına doğru savrulmasını ve düzene karşı ayaklanmaları için dizlerine gereken takati versin diye sıradan insanın yüzüne çarpmasını istedi. Kimi soygunlarda ve sanayi siteleriyle Amerikan askeri üslerinin bombalanması eylemlerinde rol aldı.

Çoktan sürek avına çıkan Alman basını tarafından hemen “Baader-Meinhof Çetesi” olarak adlandırıldı. Kapitalist sistemi karşısına alan Meinhof, sıradan insanın sömürülmesinin ise karşısında durdu. İğrenç fikirli sistem, Ulrike’yi istiyordu ve Alman basını sütunlarında başlattığı avdan galibiyetle döndü.

Basın onun, deli ilan ettiği Ulrike’yi ellerinde deli gömleğiyle bekleyen kan içici devlete tesliminde ve yakalanmasında yardımcı oldu.

Ulrike 1972’de Langenhagen’de yakalandığında “ön duruşmalarda” 8 yıl cezaya çarptırıldı. Kendisine ömür boyu hapis cezası veren duruşmalar sırasında 9 Mayıs 1976’da JVA Stuttgart-Stammheim’daki hücresinde “ölü bulundu”. Kayıtlara geçen resmi bilgi onun intihar ettiği yönünde pis bir yalandan ibaretti oysaki. Devletler kötü birer yalancıdır ve bu yalancıya kimse inanmadı. Ulrike’nin bedeni sonsuza dek ortadan kaldırıldı ki fikirleri dünyanın sokaklarına doğru firar etmesin diye. Ulrike, hücresinin parmaklıkları ardından arkasına durmadan bakan bu kadın o soğuk hücresinde imha edildi. Kafasını devrime, siyasete takan ve göğüs göğüse çarpışmayı seven Ulrike Alman devlet yetkililerince imha edildi.

Süt ve insan üretmek için dünyaya gelmeyen bu kadının en iyi bildiği şey düşünce üretmek ve onu konuşturtmaktı. Hayatı bir evin balkonundan ya da penceresinden izlemek değil hayatın tam içinde ve onu yöneterek yaşamayı seçti Ulrike. İsyan yüklüydü ve eylemlerinin içi de sömürüye duyduğu isyanla doludur.

Devrimin erkekler dünyasında kendisine yer açmayı başarabildi Ulrike. Almanya’nın yaramaz anarşistleri arasında şimdi onun umursamazlıkla dolu yüzü hiç eksik olmuyor. Geçip giden zaman içerisinde geriye doğru bakıldığında kader onu hiç ödüllendirmedi ama onu anmaktan kendilerini alıkoymayan nicelerimiz de yok değil. Kaderin kendisinden esirgediğini birkaç iyi insan onu, zamanın tozlu sayfaları arasından gün ışığına çıkartarak Ulrike’ye veriyor. Hatırlatarak ödüllendirmek gerekir böylesi mütevazı bir o kadar da görkemli kadınları.

Almanya’daki devrim mücadelesinde pişmiş, sınır ayrımı yapmayan bir militan olan Ulrike’yi devrim anlatıları kanadının altına aldı. Dario Fo da tiyatronun kanadı altına aldı o ele avuca sığmayan kadını. Ulrike sahnede ve kan içicilerin ellerinin üzerinde olduğu gırtlağıyla bağırıyor. Dokuz boğum zor çalışsa da bu haliyle, neyseki birkaç iyi insan bağırtısını tam tamına kodluyor. Tam olarak şunu diyor: Ben Ulrike, bağırıyorum!

Hatice Özhan

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x