Dünyaya bir anlığına insanın gözünden değil, yaşamın gözünden bakalım.
Bitkiler var. Hayvanlar var. İnsanlar var.
Elbette canlılık yalnızca bu üç gruptan oluşmuyor. Ama benim derdim bugün biyolojik bir sınıflandırma yapmak değil. Daha yalın, belki de daha rahatsız edici bir sorunun peşindeyim:
Yeryüzüne en çok zarar veren canlı hangisi?
Bitki toprağa tutunur. Güneşe uzanır. Suyu arar. Büyür, çoğalır ve zamanı geldiğinde toprağa karışır.
Hayvan da yaşamak için mücadele eder. Avlanır, öldürür, alanını korur. Doğa sandığımız kadar romantik ve masum değildir.
Ama hayvan fabrikalar kurup nehirleri zehirlemez.
Daha fazla toprağa sahip olmak için sınırlar çizmez.
Maden uğruna dağları parçalamaz.
Petrol uğruna başka coğrafyalara ordular göndermez.
Biriktirmek için aç bırakmaz.
Sonra insan gelir.
Ve insanın diğerlerinden önemli bir farkı vardır:
İnsan ne yaptığını bilir.
Acıyı bilir.
Açlığı bilir.
Ölümü bilir.
Bir çocuğun korkusunu anlayabilir. Bir hayvanın acı çektiğini görebilir. Bir orman yok edildiğinde yalnızca ağaçların değil, bir yaşam alanının ortadan kalktığını hesaplayabilir.
Üstelik yaptıklarının yarın nelere yol açacağını öngörebilecek bilgiye de sahiptir.
Ve bütün bunları bildiği hâlde yapabilir.
İşte asıl soru burada başlıyor:
Eğer bilinç bizi diğer canlılardan ayırıyorsa ve yeryüzünün en büyük yıkımlarını bilinç sahibi insan gerçekleştiriyorsa, bilinç gerçekten bir üstünlük müdür?
Fakat meseleyi yalnızca “İnsan kötüdür” diyerek açıklamak da kolaycılık olur.
Çünkü insan yalnız yaşamıyor.
Düzenler kuruyor.
Ekonomiler kuruyor.
Devletler kuruyor.
Ordular kuruyor.
Mülkiyet ilişkileri kuruyor.
Ve bir süre sonra kendi kurduğu düzenin içinde, ihtiyacından çok daha fazlasına sahip olmayı başarı saymaya başlıyor.
İşte burada ihtiyaç ile hırs birbirinden ayrılıyor.
Bir hayvan doyduğunda avının başından çekilebilir.
İnsan ise bazen doyduğu hâlde biriktirmeye devam eder.
Bir insanın yüzlerce evi olabilirken bir başkası başını sokacak bir oda bulamayabilir.
Tonlarca yiyecek çöpe atılırken çocuklar aç uyuyabilir.
Birileri servetine servet katarken başka insanlar o servetin üretildiği fabrikalarda, madenlerde, tarlalarda yaşamlarını tüketebilir.
Sonra bize bunun hayatın doğal düzeni olduğu söylenir.
Oysa değildir.
Bunu doğa kurmadı.
Biz kurduk.
Orman kendisini satmadı.
Nehir kendi suyuna fiyat biçmedi.
Toprak üzerine sınır çizmedi.
İnsan yaptı bunları.
Üstelik bilinçli olarak.
Bu nedenle belki de sorun yalnızca bilinç değildir.
Sorun, bilincin neyin hizmetine verildiğidir.
Bilim insanlığın hizmetinde olduğunda hastalıkları iyileştirebilir; iktidarın ve savaşın hizmetine girdiğinde aynı bilgi bir kenti birkaç saniyede yok edecek silaha dönüşebilir.
Teknoloji insanın yükünü hafifletebilir; yalnızca daha fazla kâr üretmenin aracına dönüştüğünde insanı kendi emeğine yabancılaştırabilir.
Üretim herkesi doyurabilecek bir imkân yaratabilir; paylaşım adaletsiz olduğunda bolluğun ortasında yoksulluk üretilebilir.
Demek ki mesele yalnızca ne kadar ürettiğimiz değildir.
Kimin için ürettiğimizdir.
Mesele yalnızca ne kadar bildiğimiz değildir.
Bilgimizi kimin hizmetine verdiğimizdir.
Ve mesele yalnızca bilinç sahibi olmamız değildir.
O bilincin vicdanla, adaletle ve başka bir canlının yaşam hakkıyla buluşup buluşmadığıdır.
Çünkü insanın büyük çelişkisi tam da burada duruyor.
Savaşı çıkaran da insan, savaşta yaralanan hiç tanımadığı çocuğu kucağına alan da.
Ormanı kesen de insan, ağacın önünde kesilmesin diye duran da.
Bir işçinin emeğini sömüren de insan, o işçinin hakkı için mücadele eden de.
Demek ki bilinç tek başına ne iyidir ne kötü.
Ama bilinç, güçle birleştiğinde ve vicdandan koptuğunda yeryüzünün belki de en tehlikeli aracına dönüşebilir.
Bugün bilgi çağında yaşadığımız söyleniyor.
Uzaya araç gönderiyoruz.
Atomun içine giriyoruz.
Yapay zekâ geliştiriyoruz.
Dünyanın öteki ucuyla saniyeler içinde konuşuyoruz.
Peki bütün bunlar bizi daha adil yaptı mı?
Daha merhametli?
Daha paylaşımcı?
Bir çocuğun açlığını kendi meselemiz sayacak kadar insan yaptı mı?
İşte bundan emin değilim.
Belki de insanlığın en büyük yanılgısı, teknolojik ilerlemeyi insani ilerlemeyle karıştırmasıdır.
Oysa uygarlık yalnızca gökdelenlerin yüksekliğiyle, makinelerin hızıyla ya da banka hesaplarının büyüklüğüyle ölçülemez.
Bir toplumun gerçek gelişmişliği, en güçsüz insanının nasıl yaşadığıyla da ölçülmelidir.
Çocuğu açsa, işçisi yoksulsa, kadını şiddet görüyorsa, doğası yağmalanıyorsa; gökdelenlerin yüksekliği o toplumun vicdanındaki çukuru kapatmaya yetmez.
Bu yüzden başlangıçta sorduğum soruya yeniden dönüyorum:
Bilinç bir hastalık mıdır?
Hayır.
Belki hastalık, bilincin vicdandan kopmasıdır.
Belki hastalık, ihtiyacın yerini sınırsız hırsın almasıdır.
Belki hastalık, insanın başka bir insanın ve doğanın üzerinde sınırsız hak sahibi olduğunu sanmasıdır.
Çünkü insan, yeryüzünde verdiği zararı anlayabilecek kadar bilinçlidir.
Ve tam da bu nedenle o zararı durdurabilecek olan da yine insandır.
Öyleyse insanlığın geleceğini belirleyecek soru ne kadar bildiğimiz değildir.
Ne kadar güçlü olduğumuz da değildir.
Asıl soru şudur:
Bunca şeyi bile bile, nasıl bir dünyayı seçiyoruz?












