Biliyor muyuz? Bir kez daha düşünelim: “Hayatın Değeri”

Yanan binaya giren bir itfaiyeci içerde bir insan ve büyük bir köpek bulur. Bunlardan ancak birini kurtarabilir, yani diğeri ölecektir. Hangisini kurtarması gerekir? . . . Elbette insanı. Peki neden? . . . Bizim türümüzden olduğu için mi? . . . Eğer öyleyse bu mantık bizi, benzer bir durumda, bizimle aynı ırktan olanları yahut aynı dinden ya da milletten olanları kurtarıp diğerlerini feda etmeye ve sonunda da, Ari ırk için Yahudilerin feda edildiği Auschwitz’e götürmez mi? . . . Kendi türümüzden yana bir önyargıdan öte, insan hayatını daha değerli kılan şey nedir gerçekte? . . .
John Harris’in “Hayatın Değeri” adlı yapıtından, zor bir soruyla başladık söze. (Üst kattaki komşuları akşam yemeğe çağırdık. Eve giderken marketten tavuk almayı unutmam inşallah. Ama bu John Harris adamı rahat bırakmıyor ki . . . Al sana zor bir soru daha:) Diyelim ki, üzerinde hayat olan başka bir gezegene gittik. Bu gezegenin, görünüşleri büyük olasılıkla bize hiç benzemeyen, bizimle iletişim kurabilmeleri de pek muhtemel olmayan canlılarına nasıl davranacağız? . . . (Yani onları akşam yemeğine mi davet edeceğiz, yoksa akşam yemeğinde yiyecek miyiz?) Onların bizim birbirimizin hayatına gösterdiğimiz saygıyı hak etmeleri için hangi yönlerden bizim gibi olmaları gerekir? Yani, insan hayatını değerli kılan şey nedir? . . .
John Harris’in buna yanıtı, insanın kendi hayatına değer verebilen bir varlık olmasıdır. Bir varlığın kendi hayatına değer verebilmesi için, gelecekte olacak şeyleri düşleyebilen, onları yaşamak isteyen, zamanda bir gelecekle varolan bağımsız bir bilinç merkezi olarak kendisinin farkında olması gerekir. Bir varlık ancak geleceği düşleyebiliyorsa hayatının devam etmesini isteyebilir.
Bir insanı öldürmenin yanlışlığı, onu değer verdiği bir şeyden yoksun bırakmanın haksızlığından kaynaklanır. Bu açıdan, ölmek isteyen birini engellemek de yaşama isteğini engellemek kadar yanlıştır; çünkü ölmek isteyen bir kişi kendi hayatına değer vermemektedir ve onu engellemek, onun hayatına biçtiği değere karşı çıkmaktır. “Kendi irademizle seçmişsek zevkli bulacağımız pek çok şey eğer bize dayatılsaydı bütün cazibesini yitirirdi. Eğer hayat yaşanmaya değer olmaktan uzak bir ızdıraptan ibaretse, bu hayatı, istemediğimiz halde yaşamaya mahkum edilmemiz ne kadar korkunç bir şeydir kim bilir? Birinin hayatı öncelikle ona ait bir değer olduğuna göre, bu değer hakkında öncelikle onun değerlendirmesini kabul etmemiz gerekmez mi?”
Bu sorunun yanıtı, tıp etiğinin bitmek tükenmek bilmez tartışması ötenazi konusuna ışık tutacaktır. Acılar içinde kıvranan umutsuz bir hastanın ölmesine yardım eden doktoru ahlaken suçlayanlar, devletin sağlık politikasıyla uygulanan asıl büyük çaplı ötenaziyi görmezden gelirler: “Diyaliz servislerindeki ödenek yokluğu nedeniyle İngiltere’de her yıl iki binden fazla hasta ölmektedir. Ve bu yalnızca böbrek hastalıkları dalındadır. Eğer buna sağlık hizmetindeki olanak kıtlığının kaçınılmaz ölümlere yol açtığı diğer tüm dalları da eklersek sayı bunun birkaç katına çıkar. (Bu durum İngiltere’de böyleyse bizdeki durum soykırım gibi bir şey olsa gerek herhalde.) Tüm bu insanlar ve daha binlercesi, devletin onlara danışmadan aldığı ve elbette ki rızalarının olmadığı kararların sonucu ölmüşlerdir. Ötenaziyle ilgilenenlerin, buzdağının gönüllü ötenaziyle simgelenen üst ucuna yoğunlaşıp çok daha büyük ve bizzat devlet tarafından yaygın bir şekilde uygulanan gizli ötenaziyi görmezden gelmeleri ve ötenazinin ahlaken saygı duyulmayı hak eden tek biçimini ahlaken reddetmeleri acıklı bir ironidir.
John Harris’ten zor bir soru daha: Acil cerrahi kliniğinde nöbetçi tek doktorsunuz. Hemen ameliyat edilmezse ölecek iki hasta aynı anda geldi. Birisi yetmiş yaşında, diğeri otuz yaşında. Daha genç olduğu için otuz yaşındakini kurtarıp yetmiş yaşındakini ölüme terk etmek ahlaken doğru mudur? . . . John Harris’in buna yanıtı: Yaşamaya devam etmek isteyen hepimiz aynı ölçüde değer verdiğimiz bir şeye sahibiz, ki bu da “hayatımızın geri kalanı”dır. Hepimiz hayatının geri kalanını, ne kadar uzunlukta olursa olsun, sonuna dek yaşamayı aynı şevkle istediğimiz sürece, bu isteğimize engel olunursa her birimiz aynı haksızlığa uğramış oluruz. Yani hayatın geri kalanı herkes için aynı değerdedir. Bunun elinden alınmasının haksızlığı yaşlı ya da genç herkes için eşittir.
Hayatın değeri, yüzyıllardır değişmeyen ve bir kez halledildikten sonra artık üzerinde düşünmeye gerek kalmayacak bir konu gibi gelebilir ama öyle değil. Hızla ilerleyen bilim bizi bu konunun değişik varyasyonlarıyla ve çok farklı şekilleriyle yüz yüze getirmeye devam ediyor ve edecek. Bunun çarpıcı bir örneği tüp bebek konusudur. Tüp bebek tekniğinde bir kadının kendi yumurta hücresi kocası ya da herhangi bir sperm verici tarafından tüpte döllenip yeniden kadının rahimine nakledilebilir. Yahut da, kadından alınan yumurta hücresi bu şekilde döllenip başka bir kadının rahimine nakledilebilir. Bir kadın, yumurta verici bir kadının yumurtasını, doğurmak ve kendi çocuğu olarak büyütmek istiyorsa bu bir “doğum öncesi evlat edinme” işlemidir. Fakat amaç, doğan çocuğun sahibine geri verilmesiyse buna da “rahim kiralama” denir. Bu durumda, bugüne dek bütünlüğünü korumuş olan annelik kavramı, “genetik annelik” ve “taşıyıcı annelik” olmak üzere ikiye bölünmüştür. Çocuk üzerinde hak iddia etme konusunda uzlaşmazlık çıkarsa her ikisi de “gerçek anne” olduğunu iddia edecek olan bu kadınlardan hangisi haklıdır? Bu tartışmalı ve çözümü zor hukuksal sorun tüp bebek teknolojisinin önünde etik bir engel oluşturma eğilimindedir ama bu sorunlardan korkarak rahim kiralamayı yasaklamak, boşanma halinde çocukların velayeti konusunda büyük hukuksal sorunlar çıkıyor diye evlenmeyi ya da çocuk yapmayı yasaklamaktan pek farklı değildir. Ayrıca, İngiltere Tıp Etiği Konseyi, rahim kiralamayı, rahmini kullanarak para kazanmak kadın onuruyla bağdaşmadığı için reddetmiştir. John Harris’in buna yanıtı ilginç: “Hemen hemen hepimiz ellerimizi ya da beynimizi kullanarak para kazanıyoruz. Profesyonel sporcular ise tüm bedenlerini kullanarak para kazanıyorlar. Bu durumlarda akla gelmeyen ahlak sorunu neden rahim söz konusu olunca öne çıkıyor? İnsan onuru niçin bedenin özellikle bir tek organına bağlı görünüyor?” John Harris, insanlara zarar veren, hiç kimsenin sağlığına ve mutluluğuna katkıda bulunmayan her türlü tabuya, önyargıya, dinsel ve toplumsal inançlara şiddetle karşı çıkan analitik mantığıyla tıp etiğine, daha doğrusu etik kavramına yeni ve insandan yana bir bakış getiriyor.
Bilimdeki gelişmelerin önümüze serdiği, hayatın değeriyle ilgili diğer bir konu da hayatın başlangıcıyla ilgili tartışmalardır. Bunun bir ucunda çok bilinen kürtaj tartışmaları, diğer ucundaysa in vitro embriyolojiyle ilgili sorunlar var. Embriyon üzerinde -genellikle, döllenmenin on dördüncü gününden sonra- deney yapılması yasaktır. Oysa yapılan kürtajlarla her yıl yüz binlerce fetus çöpe atılmakta, ziyan olmaktadır. Bu embriyonların in vitro koşullarda, “isteğe özel olarak” ısmarlama geliştirilmesiyle elde edilen embriyonik dokuların yetişkinlere nakledilmesi mümkündür. Embriyonik doku greftleri yetişkinlerden alınan greftlerden daha geniş bir çalışma olanağı sağlar, çünkü bu dokular yetişkinlerde kendini onaramayan organlardan alınabilir ve in vitro embriyoloji, greftin reddedilmesi riskini ortadan kaldırabilir. Fetusa ait dokular örneğin radyasyona maruz kalmış kişilerin kemik iliğinin yerine konabilir; plasentaya şırınga edilmiş, fetusa ait karaciğer hücreleri kalıtsal aneminin ortaya çıkmasını önleyebilir; fetusun pankreas hücreleri diyabet tedavisinde kullanılabilir. Fetusun amniyotik epitel hücreleri çocuklardaki kalıtsal endokrin bozuklukların tedavisinde yararlı olabilir. Ayrıca, yetişkin alıcıyla uyuşabilecek dokular genetik yolla oluşturulabileceği gibi, klonlama yoluyla da elde edilebilir ki, bu konuda büyük gürültülerin koptuğunu ve bu çalışmalara resmen engel olunduğunu biliyoruz. Ama bu işlem insanlara çok yararlı bir şekilde kullanılıp değerli hayatların kurtarılmasında yardımcı olabilir. Klonlamayla, yetişkinin genetik yapısını aynen tekrarlayacak ve böylece dokuları ve organları yetişkin atasınınkilerle aynen uyuşacak, ısmarlama bir organ bankası elde edilebilir ve bu canlı, gerekli olan organlarının gelişmesine yetecek kadar büyütülebilir. Klonlama konusunda Harris’in öne sürdüğü, bugün biraz fantastik gibi gelen bir olasılığa göre ilerde bir gün, döllenmeye, dolayısıyla erkeklere gerek kalmadan üreyebilen ve tümüyle dişilerden oluşan bir insan toplumu yaratılabilir. (Aman feministler duymasın!)
Hayatın başlangıcıyla ilgili sorunlar olur da bitişiyle ilgili sorunlar olmaz mı? “Ölülerden nakledilecek organlar için rıza alma zorunluluğu her yıl binlerce hayata mal olmaktadır. Örneğin böbrek bağış kartıyla verilmiş bir rızanın bulunmadığı durumlarda, ölenin en yakın akrabasını bulmak ve onu, en yakınından, en sevdiği insandan organ alınması sorusunu hoş karşılayacak bir halde bulmak gereksinimi birçok potansiyel vericinin organlarının kaybedilmesi demektir.” Oysa, “Ölen kişi, organlarının ‘iradesi dışında’ alınmasıyla haksızlığa ya da zarara uğramaz; çünkü onun iradesi yoktur. Ölünün akrabalarının duyguları ya da tercihleri, o organları her yıl binlerce hayat pahasına esirgemeyi mazur gösterecek kadar önemli bir değer midir? (Yani, ölülere saygı, canlılara saygıdan daha önemli olabilir mi?) Devlet, ölen kişinin yahut akrabalarının isteğine bakmaksızın otopsi talep etme yetkisine sahiptir ve bunu da genellikle, bir hayatı kurtarmak açısından çok önem taşıyan bir şey kazanılmaksızın yapar. Eğer devlet en küçük bir bahaneyle, örneğin ölüm nedeniyle ilgili en ufak bir kuşkunun varlığı halinde bir ölüye otopsi yapılmasını emredebiliyorsa, ölülerden organların alınmasını da emredebilse ne kadar gerekli ve yararlı bir şey olurdu bu!”
John Harris, ölümün ve yaşamın başlangıçları konusundaki tıp etiği ilkelerinin tam anlamıyla gülünç olduğunu sergiliyor: Embriyonu kürtajla çöpe atarak öldürmeye hakkımız var, ama onu araştırma, ya da başka bir insanın hayatını kurtarmak amacıyla öldürmeye hakkımız yok. Devletin, ölüm nedenini araştırmak üzere ölüyü kesip biçme yetkisi var, ama toprakta çürüyüp gidecek organı başka bir insanın hayatını kurtarmak amacıyla almaya yetkisi yok. John Harris’in söylemek istediği, insanı kollaması gereken bir felsefe dalı olan tıp etiğinin merkezinde gerçek insanın değil, kökenini özellikle dinden alan bir “manevi insan”ın yer aldığıdır. Kadavra üzerinde araştırma yapanların cayır cayır yakıldığı Orta çağ’dan bu yana pek de fazla ilerleyemediğimiz anlaşılıyor . . .
Yakın zamanda öleceği kesin olan bir hastaya bu gerçeği söylemek mi, yoksa ondan gizlemek mi daha doğrudur? Bizim ülkemizde genellikle gizlemenin doğru olduğuna inanılır. Ama Harris aynı kanıda değil. Bir kere, bu haber hastadan ancak geçici bir süre gizlenebilir. Hasta eninde sonunda kendisiyle ilgili gerçeği keşfedecektir. Ama o zaman, vedalaşmak istedikleriyle vedalaşmak, işlerini yoluna koymak, böyle bir durumda yapmak isteyeceği şeyleri yapmak için artık çok geç kalmış olabilir. Ayrıca hasta, nispeten sağlıklı son birkaç haftasını nasıl geçireceği konusunda bazı tercihlerde bulunmak isteyebilirdi. Hastayı kandırarak onun depresyona girmesi engellenmiş olsa bile buna karşılık hasta, ne kadar kısa olursa olsun, hayatının geri kalan kısmını dilediğince yönlendirme şansını tümüyle yitirmektedir. Öte yandan hasta hakkındaki sağlık bilgilerinin kişiselliği ve doktorla hasta arasında bir sır olması gibi önemli bir tıp etiği kuralı var olduğu halde, hastanın kendi sağlığıyla ilgili önemli bilgilerin hastanın tüm çevresine açıklanıp kendisinden gizlenmesi neredeyse bir mizah örneğidir.
Hayatın Değeri, tıp etiği konusunda kamuya yönelik tek ve en önemli kitaptır. Etik ve ahlak konularında bir devrim niteliği taşıyan bu yapıtında yazar, insan hayatına verdiği değerle somutlaştırdığı anlayışını daha genel bir “insanlık değeri” halinde bütünleştiriyor: “İnsanların iyiliği, bizim onlar için düşündüğümüz değil, onların düşündüğü ve olmak istediği şeydir.”
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x