Son zamanlarda içimde hiç tanımadığım bir Banu’yla yaşıyorum. Hiçbir şey beni neşelendirmiyor. En neşeli göründüğüm anlarda bile kimliğimin önemli bir parçası olarak gördüğüm neşeden uzağım. Hayatın coşku dolu deneyimlerine kapım kapalı. Yeni projeler üretme hevesim yok. Dostlarımla geçirdiğim güzel anlarda “ben” eski ben değilim. Gülmekten karnım ağrımıyor. Hayallerimin kalbi kırık.
Acı verici olaylar karşısında donuk, en üzücü durumlarda bile fazlasıyla soğukkanlıyım. Arada hissizleşip hissizleşmediğimi sorguluyorum. Hissizleşmiş hissediyorum. Çok şükür psikopat değilim ama yaşadığımız siyasi iklimde psikopata bağlamanın çok da zor olmadığını fark ediyorum.
Aslında bir yandan da zihnim pırıl pırıl. Beni ve benim gibi birçok kişiyi bu duruma her gün maruz kaldığımız toplumsal gerilimin, hukuksuzluğun, belirsizliğin, ekonomik baskının getirdiğini biliyorum. Bunca yükü taşımakta zorlandığından zihnim geri çekiliyor. Mesafe koyuyor. Anlayacağınız kendimi koruyorum. İşin kötü tarafı bu mesafenin beni hayata bağlayan şeylerle de arama girmesi.
Georg Simmel’e göre bu bir bozulma değil, uyum süreci. G. Simmel 1903 yılında yazdığı “Metropol ve Zihinsel Yaşam” (The Metropolis and Mental Life) adlı makalesinde sürekli uyarana maruz kalan metropol insanının kendini korumak için daha mesafeli, daha hesapçı, daha rasyonel bir tutum sergilediğini söyler. Makalenin en bilinen kavramlarından biri “blasé tutum”dur. Bu, sürekli uyarılmanın sonunda kişinin artık hiçbir şeye kolay kolay şaşırmaması veya güçlü duygusal tepki vermemesi anlamına gelir.
Hayatımda bir şeylerin yolunda gitmediği zamanlar elbette oldu ama o zamanlar ülkemiz iyi ve güzel olan her şeyi yutan bir bataklık değildi. Mesele benim hayatta kalma meselemdi. Şimdi öyle mi ya? Çoğumuz, bir çarkın acımasız dişlileri arasından kurtulma mücadelesi veriyoruz. Mesele artık hepimizin meselesi.
Bir şarkıda söylediği gibi:
Olayların akışı beni takmıyor,
Beynim zonkluyor, beynim zonkluyor.
Bir şeyler yapmalı, yalnız olmuyor.












