Bir çıkış var mı?

 

Mustafa Kumanova:

İnsanlar, kanıksadıkları bir şeyin değiştirilemez olduğunu sanıyorlar. Yaşadığımız sisteme kimse bakmak istemiyor. Herkes -Sol’un büyük kesimi de dahil- kendini yaşadığı çevrenin, ülkenin ve dünyanın merkezi zannediyor. Ve o merkezde de üzerine geçirdiği kimliklerle dokunulmaz olduğunu sanıyor.

Normal şartlar altında, kapitalizmin acımasızlığında yaşanılan ekonomik krizlerin ezilen insanları, mevcut ulus-devlet düzenine karşı kızgınlığını belli etmeye itmesini bekleriz. Dünyanın bir yerindeki insanların diğer bölgelerindeki insanlara inanılmaz derecede bağımlı hale getirildiği bir küresel düzen içinde olayların birbirleriyle bağlantılı olduğunun fark edilmesini ve insanların bazı cevaplar aramaya başlamasını bekleriz. İnsanların uyanmasını ve tarihe dönüp bakıp ders almalarını umut ederiz. Yaşadığımız karmaşa ve kargaşanın göründüğü gibi Amerikan hükümetinden, Yahudi komplo teorilerinden ya da Tanrı’nın iradesinden değil de bizim para için birine çalışmak(patron), bir milletin vatandaşı olmak(devlet) ve özellikle uzak diyarlarda yapılan ürünleri satın almak(emperyalizm) zorunluluğundan kaynaklandığının görülmesini isteriz. Ama tüm bu beklenti, umut ve isteklerimiz nafile.

İnsanlar, kanıksadıkları bir şeyin değiştirilemez olduğunu sanıyorlar. Yaşadığımız sisteme kimse bakmak istemiyor. Herkes -Sol’un büyük kesimi de dahil- kendini yaşadığı çevrenin, ülkenin ve dünyanın merkezi zannediyor. Ve o merkezde de üzerine geçirdiği kimliklerle dokunulmaz olduğunu sanıyor. Din ile milliyet ile öfkesinin yönelmesi gereken yere değil yöneltilen yere yönlendirildiğinin farkına varamıyor. Bu sistemin bir doğal gelişim, komplo teorisi ya da Tanrı’nın iradesi olduğu yanılgısı ile sarmalandıklarından insanların ezilme ve sömürülmeye karşı sadece mücadele ederek değişebileceğini göremiyorlar. Ve bugün herkesin diline sakız olmuş olan demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi kazanımların burjuva sınıfı (ya da tek adamlar) sayesinde değil işçi sınıfının hareketleri ve sosyalistlerin mücadeleleri ile burjuva sınıfına karşı ağır bedeller ödenerek kazanıldığını, burjuva sınıfına kalsa bırakın her yurttaşın seçim sandığına gidip oy kullanmasını tüm dünyayı bir avuç servet sahibi elitinin yönetmesi gerektiğini istediğini bilmiyorlar. Oysa çok yakın bir zaman içinde, böyle giderse, sömürülen ve ezilen milyarlarca insan arasında kıran kırana bir rekabet olacak. İşçiler arasında…Köylüler arasında…Altta kalanlar arasında…

Ve eğer ezilenler, sistemi,  eğer ezilenler, kendi oylarıyla seçtikleri ve kendi kazançlarından kesilen vergilerle maaşlarını ödedikleri cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar dahil tüm üst düzey seçilmiş ve atanmış politika yapıcıların/memurların zenginliklerini, eğer ezilenler, tüm bu sistemin, patronları, bankacıları, finansçıları ve tüm bir azınlık burjuva sınıfını ve kültürünü zengin etmek üzerine kurulduğunu, eğer ezilenler, tüm bu sistemin, Tanrı’nın ilahi bir kaderi olduğu, bedava kölelik yapıldığı halde çalışmanın bir ibadet olduğu ve rekabetin insanın doğası gereği olduğu palavrasının sadece kendilerini sömürmek üzere kendilerini sömürenler tarafından uydurulduğunu, eğer ezilenler, insanlık tarihinin hepi topu son 250 yılına denk düşen ve sonradan inşa edilen millet ve milliyetlerin ezeli olduğu ve ulusun ateşli tapıncının tanrısal bir buyruk olduğu yalanını sorgulamazlar ise, uğruna kavga edecek kendilerine atılan kırıntı bile bulamayacaklar.

Oysa, bir zamanlar bu ülkede dayanışma vardı. Yaşama tutunduran bir dayanışma… Yaşatan bir dayanışma…Sokaklara akan bir dayanışma…Meydanları dolduran bir dayanışma…Mahallelerin yapılarına göre farklılık gösterse de neşe, mutluluk ve huzur veren bir dayanışma…Yaşlısıyla genciyle, kadınıyla erkeğiyle kimliklere değil de özgürlüğe, kardeşliğe ve eşitliğe tutunan bir dayanışma…(O zamanlar mahallelerde spor kulüpleri açarak gençliğin kötü alışkanlıklar kazanmaları ve kötülüğe bulaşmaları engelleniyordu. Diğer taraftan bu gençlerle ülkenin problem ve sorunları noktasında öneri ve çözüm tartışmaları yapılarak mahalle gençliğinin de politik olması sağlanıyordu. Topluca pikniklere sinemalara eğlencelere gidiliyordu. İlk bakışta gevşek ve hantal bir ilişki biçimi gibi görünse de ilerleyen süreçlerde “Direniş Komiteleri” anlayışının yansıması olarak Sefaköy potansiyeline önemli bir katkı olarak ortaya çıkıyordu. Bu da beraberinde bir bilinci ve direnci getiriyordu. Sokaklardan ve mahallelerden topluma doğru akan bir bilinç ve direnci… Sefaköy Yılları)

Ve o dayanışma yıllar içinde unutulmaya yüz tuttu.

Peki, bir çıkış var mı?

Evet, var.

”Toplumun ezilen tüm farklı renkleri, birleşin!”

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x