Sevgili okurlar, merhaba.
Geçen yazımda kendi ana dilimi öğrenmeye çalışırken yaşadıklarımdan söz etmiştim. Yazının ardından güzel mesajlar aldım. Ama bazı yorumlar da geldi.
Bunlardan biri şöyleydi:
“Madem Kürtçe öğreniyorsun, niye Türkçenin konforunda kalıyorsun?”
Doğrusu bu cümle aklımda kaldı.
Çünkü bazen bir cümleye hemen cevap vermek yerine, biraz üzerinde düşünürüm. Bunu neden söyledi, neyi anlatmak istedi diye.
Ben Türkçe yazıyorum diye Kürtçe öğrenmeyi bırakmalı mıyım?
Kürtçe öğreniyorsam artık Türkçe yazmamam mı gerekiyor?
İnsan bir dili öğrenirken diğerinden vazgeçmek zorunda mı?
Ben böyle düşünmüyorum.
Ben Türkçeyi bırakmıyorum. Kürtçeyi öğreniyorum.
İkisi arasında bir tercih yapmak zorunda da değilim.
Üstelik “Türkçenin konforu” denilen şey benim için o kadar kolay anlatılabilecek bir şey değil. Yıllardır Türkçe konuşuyorum, Türkçe yazıyorum, kendimi bu dilde anlatıyorum. Hayatımın büyük bir kısmı bu dilin içinde geçti.
Ama çocukluğumdan beri kulağımda olan Kürtçeyle aramdaki mesafeyi de kapatmak istiyorum.
Bunun neresi çelişki?
Bir başka yorumda ise şöyle deniyordu:
“Kürtçe şiir yazıyorsan, okuyorsan edebiyatın en zor halini yapıyorsun. Eğer hâlâ deneme yazısı yazamıyorsan diyecek lafım yok. Bu kadar çok asimile edilmiş bir dili yaşatmak yerine başka bir dilin konforunda yaşamayı tercih ediyorsan saygı duyarım.”
Bu yorum da beni düşündürdü.
Kürtçe şiir yazan, Kürtçe okuyan, Kürtçe yazan insanlara elbette saygım var. Bir dilin içinde üretmek çok değerli. Hele ki o dil yıllarca baskı ve yasaklarla karşı karşıya kalmışsa…
Ama bir dili yaşatmanın tek yolu şiir yazmak ya da deneme yazmak mı?
Bence değil.
Kimi şiir yazar.
Kimi türkü söyler.
Kimi evinde çocuğuyla Kürtçe konuşur.
Kimi anneannesinden, babaannesinden duyduğu bir kelimenin peşine düşer.
Kimi yıllar sonra kendi dilini öğrenmeye çalışır.
Ben şu anda kendi yerimden tutuyorum bu dile.
Kürtçe öğreniyorum.
Bazen bir kelimeyi yanlış söylüyorum. Bazen anlamını karıştırıyorum. Bazen bir cümlenin içinde kayboluyorum.
Ama öğreniyorum.
Bunun için de kimsenin bana “şöyle öğrenmelisin, böyle yaşatmalısın” demesine gerek olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü benim bu dille kurduğum ilişki bana ait.
Bir de asimilasyon meselesi var.
Bunu görmezden gelemeyiz.
Ama ben bugün başka bir yerde durmak istiyorum. Birbirimizin dilini, kültürünü yok saymadan, kimsenin kendi dilini yaşamak zorunda kalmadan değil, kendi diliyle yaşayabildiği bir yerde…
Ben kendimi hümanist biri olarak görüyorum. Hayatım boyunca da insanların birbirine kimliği, dili, inancı ya da geldiği yer üzerinden üstünlük kurmasına karşı oldum.
Bundan sonra da böyle olmak istiyorum.
Bugün bir barış sürecinden söz ediyoruz. Ben bu sürecin gerçekten insanların birbirinin diline ve kültürüne daha fazla saygı duyduğu bir yere varmasını istiyorum.
Asimilasyonun olmadığı bir hayat istiyorum.
Bunu isterken başka bir dili düşmanlaştırmaya da ihtiyacım yok.
Kürtçeyi yaşatmak için Türkçeden nefret etmem gerekmiyor.
Türkçe yazıyor olmam da Kürtçeden uzak durduğum anlamına gelmiyor.
Ben hayatım boyunca böyle bir kavganın içinde olmak istemedim.
Biz bazen iyiliğimizle, bazen ürettiklerimizle, bazen de sadece dik durarak var olduk.
Bizi yok sayan şeylere rağmen dilimizi, türkülerimizi, hikâyelerimizi taşıdık.
Belki her zaman istediğimiz kadar konuşamadık.
Belki bazı kelimelerimizi kaybettik.
Ama bugün hâlâ o kelimelerin peşinden gidiyoruz.
Benim Kürtçe öğrenmem de biraz böyle.
Bir eksikliği kapatmaya çalışıyorum belki.
Çocukluğumdan beri duyduğum ama tam olarak anlayamadığım bir sesle yeniden yakınlaşmaya çalışıyorum.
Asıl meseleye gelirsek…
Ben Kürt kültürünün yalnızca Kürtçe konuşmaktan ibaret olduğunu düşünmüyorum.
Kürtçe elbette çok önemli. Bir halkın kendi dilini yaşatması, çocuklarına öğretmesi, yazması, okuması çok kıymetli.
Ama kültür yalnızca dil değil.
Bunu Kürtçe öğrenmeye başladıkça daha iyi anladım.
Bir kelime öğreniyorsun, arkasından bir hikâye çıkıyor.
Bir deyimin anlamını soruyorsun, başka bir yaşam biçimi anlatılıyor sana.
Bir yaşlıyla konuşuyorsun; çocukken duyduğun ama üzerinde hiç düşünmediğin bir sözün nereden geldiğini öğreniyorsun.
Bazen bir sofrada karşılaşıyorsun kültürünle.
Bazen bir düğünde.
Bazen bir cenazede.
Bazen birinin sana kapısını açışında.
Bazen de hiç tanımadığın birinin derdine el uzatmasında.
Ben kültürü biraz da buralarda görüyorum.
O yüzden Kürtçe bilmiyor diye bir insanın Kürt kültüründen hiçbir şey taşımadığını söyleyemem.
Ama Kürtçe konuşuyor diye bir insanın bütün kültürü hayatına yerleştirdiğini de düşünmüyorum.
Çünkü binlerce yıldır yaşayan bir kültürden söz ediyoruz.
Bunu bir anda öğrenmek mümkün değil.
Ben hâlâ öğreniyorum.
Hatta öğrendikçe daha çok bilmediğimi fark ediyorum.
Eskiden belki bilmediğim bir şeyi bilmemek beni rahatsız ederdi. Şimdi öyle değil.
“Ben bunu bilmiyorum” diyebilmek bana artık kötü gelmiyor.
Sonra öğrenmeye çalışmak…
Kürtçe öğrenirken karşıma sadece kelimeler çıkmadı.
Kendi kültürümün bazı değerleriyle de yeniden karşılaştım.
Bazılarını zaten hayatımda taşıdığımı fark ettim.
Bazılarını yeni öğrendim.
Bazılarını sorguladım.
Bazılarını benimsedim.
Çünkü insan kendi kültüründe karşılaştığı her şeyi olduğu gibi kabul etmek zorunda değil.
Kültürünü sevmek, onun içindeki her şeyi doğru bulmak demek değil.
Ben kendi kültürüme bakıyorum.
Sevdiğim tarafları var.
Eleştirdiğim tarafları var.
Hâlâ anlamaya çalıştığım tarafları var.
Bence bu da kültürle kurduğumuz ilişkinin bir parçası.
Ben Kürtçe öğrenirken sadece yeni kelimeler öğrenmiyorum.
Çocukluğumdan kalan bazı seslere yeniden kulak veriyorum.
Yıllardır duyduğum ama anlamını bilmediğim kelimelerin peşine düşüyorum.
Bazen bir kelime beni bir insana götürüyor.
Bazen bir anıya.
Bazen bir sofraya.
Bazen de kendime.
Ben hâlâ öğreniyorum.
Bazen bir kelimeyi doğru söyleyemiyorum, bazen anlamını karıştırıyorum. Ama bundan utanmıyorum.
Çünkü öğrenmek biraz da “Ben bunu bilmiyorum” diyebilmek değil mi?
Ben Kürtçe öğrenirken sadece bir dili öğrenmiyorum.
Kendimden uzaklaştığım bir yere yeniden bakıyorum.
Belki de bu yüzden bu yolculuk benim için yalnızca dil öğrenmek değil.
Sizin de sonradan öğrendiğiniz ve sizi geçmişinizle yeniden karşılaştıran bir şey oldu mu?












