Geçenlerde bir film izledim: Anatomie d’une Chute (Bir Düşüşün Anatomisi). Fransız Alplerinde bir dağ evinde büyük oranda görme engelli oğullarıyla yaşayan yazar bir çift var. Adam Fransız, kadın Alman. Çoğu zaman İngilizce bazen de Fransızca konuşuyorlar. Adam çatı katından düşüp ölüyor. Yapılan inceleme sonucunda adamın ölümü şüpheli görülüyor. Adam kendi mi düşüp öldü, kadın tarafından mı öldürüldü? Şüpheler yoğunlaşınca konu mahkemeye taşınıyor. Kadın yargılanmaya başlanıyor.
Ortada somut bir delil olmamasına rağmen savcı ve uzmanların varsayımlar üzerine kurdukları suçlamalarla durum çatallaşıyor. Savcı; çiftin özel hayatlarını, kaçamaklarını, çelişkilerini, mesleki rekabetlerini didik didik ediyor.
Bu yazı bir film analizi olmadığı için merak edenlere filmi izlemelerini önerip konuyu filmin beni hangi yönüyle çok etkilediğine getireyim.
Kocasını öldürmekle suçlanan Sandra’nın suçlu olup olmadığını doğrusu hiç merak etmedim. Benim ilgilendiğim, gerçeği ortaya çıkarmak isteyen savcının Sandra’nın özel hayatına yaklaşımıyla ilgili tutumu. Savcı, mahkeme boyunca Sandra’nın biseksüel kimliğine vurgu yapıyor ve bunu ısrarla suç unsuruna dönüştürmeye çalışıyor. Hiç ilgisi olmadığı halde geçmişte yaşanan cinsel sadakatsizlikle kocanın ölümü arasında kolayca bağ kuruyor. Normatif ahlak anlayışının dışında kalan Sandra’ya karşı dışlayıcı ve saldırgan bir üslupla yaklaşıyor. Kocasından daha başarılı olmasını, aralarında geçen tartışmaları bile cinayet motivasyonu olarak ele alıyor. İşi, kadının kitaplarından yaptığı alıntıları kanıt olarak sunmaya kadar götürüyor. Olabilirliğin dışında tamamen varsayıma dayalı senaryolarla somut olarak hiçbir şey ortaya koymamasına rağmen tanıkların bu iddialar üzerinden manipüle edilmesiyle Sandra iddia makamınca adeta linç ediliyor.
İşte beni film boyunca en çok etkileyen, gerilime sürükleyen tavır bu. Güya gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan iddia makamının belden aşağı vurarak kadını mahkemenin gözünde küçük düşürmeye çalışması. Bu sayede onu suçlu ilan ettirmek istemesi.
Ahlaki yargıların keskinliği başarılı ve kendinden emin bir kadını mahkûm ettirecek mi bunu filmi izler görürsünüz, ama bizim toplumumuz söz konusu olduğunda bu yargıların kesici tarafının ciğere nasıl saplandığına sürekli tanık oluyoruz. Kadının her yaptığının namus adı altında ele alınıp cezalandırılmasına hükmeden zihniyet, bir asalak gibi toplumun her seviyesine derinlemesine işlemiş durumda.
Günümüzde kadınlara yönelik saldırganlık böylesine hüküm sürmeseydi ve yapılanlar cezasız kalmasaydı ince bir işçiliğe, güçlü bir senaryoya sahip bu filmde Sandra’nın suçlu olup olmadığı sorusuna yanıt aramaya daha çok odaklanabilirdim.
Bunun dışında Cannes’da Altın Palmiye Ödülü’nü kazanan gayet keyifli ve her saniyesi heyecan dolu bu filmi kesinlikle izlemenizi öneririm. İki buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamayacaksınız.












