Bir Gerilla Romantiği: Süleyman Sadık Öge

HomeManşet Yazarlar

Bir Gerilla Romantiği: Süleyman Sadık Öge

Siz, Süleyman Sadık Öge’yi tanır mısınız? Tanımanızı çok isterdim. “Nevi şahsına münhasır” kelimesinin hakkını veren bir insandı. Ne garip onun içinde bu cümleyi kurmak. İnsan, değil insandı demek ne hüzün verici. Her ne ise. Onunla yılar önce hapishanenin maltasında volta atarken  Süleyman Sadık Öge’ye şu soruyu sormuştum:

“Nitelik belirleyici bir çıkış yaparak, 1975 yılında MLSPB örgütünü iki kişi bir araya gelerek kurdunuz. Peki, neden kısa bir süre sonra bu örgütten ayrıldın?”

O yıllar hapishanede Pink Floyd’u dinleyerek değil, okuyarak  tanımıştım. Yasaklar nedeniyle televizyon ya da kasetçalarlar yoktu. Pink Floyd’un tarihini yazan bir kitap okumuş, inanılmaz etkilenmiştim. O gün bu gündür hep Pink Floyd deyince aklıma nedense MLSPB (Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği), MLSPB deyince de aklıma, iki kurucusundan biri olan  Süleyman Sadık Öge gelir.

Pink Floyd’un da bir kurucusu vardır: Roger Waters… Kendisi Pink Floyd’u kurduktan kısa bir süre sonra grubundan ayrılmıştır. Her ikisi de örgütlerini, gruplarını kurmuşlar ve kısa bir süre sonra yollarını ayrılmışlar. Ne enteresan bir benzerlik değil mi? Ama benzerlikleri bununla da kalmıyor. Her iki grup/birlik biraz romantik, biraz idealisttirler. Asi ve düzen değişikliğinden yana tavırları vardır. Romantik eylem/şarkılarının yanı sıra gerçekçilerdir de. Pink Floyd, ’60’lı yılların belki de en önemli rock gurubudur. Grup için otoritelerin şöyle dediği söylenir: “Mozart yaşasaydı Pink Floyd’a beste yapardı.” The Wall, The Dark Side Of The Moon, Animals… Hepsi de dönemine damgasını vurmuş hit albümlerdir. Ve her albümü bir manifesto, her şarkısı etkisini sürdürebilen bir eylem olmuştur.

Romantizm kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Aşk gibi. Kendisini ilk olarak sanatta, edebiyatta gösterse de. Politik düşüncelerde de ifadesini bulur. Gerilla savaşını aşk duygularına bulandırıp heyecan ile gerçeklikten uzaklaşmadan sürdürmek mücadeleye tat katar diye düşünüyorum. Gerçekte de birbirlerini öteleyerek doğmuşlardır. Birbirlerini sevmezler de. Gerçekçi bir savaş çok acı verebilir insana. Bu savaşa biraz romantizm katmanın ne gibi bir sakıncası olabilir? Romantikler için dünyayı yorumlamak yetmez. Dünyayı değiştirmek gerektiğine de inanırlar. Gerçekçilerin, özellikle baskıcı, diktatörlük yıllarında sesleri çıkmaz sinerler. Susarlar her şeye mantıksal çözümler bulduklarını sanırlar. Masa başından da kalktıkları pek söylenemez.

Rock’cılar da isyankârdır. Sadece müzik yapmazlar. Müziklerini felsefelerinin üzerine oturturlar. Düzenin yaptırımlarına müzikleri ile kafa tutarlar. Ama rasyonel romantikler öyle midir? Rasyonel romantikler duygusal zevkle, duygusal akılla savaşarak zafere dönüştürürler davalarını, bunu isterler. Davaları uğruna savaşırlarken ölümden korkmazlar. Ölümleri epik hikâyelere dönüşür. Yeni düşlere, düşüncelerle düşerler yollara. Düşerler, kalkarlar yollarına devam ederler. Bir eylem, köşe başında karşılaşılan bir an, barikatta sıkılan bir silah, bir ideal düş ama bir de sevgili. Belki bu yönleri ile Che Guevara’ya da benzerler. Fedakârca istediklerini koparana kadar savaşırlar. Eylemleri şarkılar gibi ilham verir kitlelere. Umut olur, coşturur yol gösterir. Kimi kazanır. Kimi kaybeder ama yenilmezler, davaları sürer. Gruplarının ya da iktidarların kuruluş amacından saptıklarını fark ederler zaman zaman. Muhalefete düşerler.

Roger Waters kendi grubunu kurar, daha sonra “Radio Kaos” albümü ile yoluna devam eder. Che Guevara Küba’da iktidar olduktan sonra birçok bakanlık yapar. Ters giden bir şeyleri değiştiremediğini fark eder, gerilla savaşına başka ülkelerde devam eder. Sadık Süleyman Öge kurucusu olduğu MLSPB örgütünden “sağ sapma var” gerekçesi ile ayrılır/katılır/ayrılır. O da son nefesine kadar THKP-C çizgisinde silahlı propaganda (SP) yapan bir örgüt kurma hayalindedir. Eğer yaşasaydı bugün belki de La Casa De Papel dizisindeki profesör karakterini şehirlerde canlandıran bir gerilla olurdu. Sadık Süleyman Öge’yi iyi tanırım. Kurduğu örgütün sorumlusu olduğum iddiası ile yargılandım, hüküm giydim…

Benzetmede hata olmaz derler. Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama otoriteler ’60’lı yıllardan bu yana müzik dünyasına damgasını vuran Pink Floyd’un, senfonik rock’ın dünyadaki en iyi örneği olduğunu söylerler.

MLSPB ise, beğenirsiniz beğenmezsiniz bir realitedir. O tarihin öznesi ve nesnesi olarak diyebilirim ki ülkemiz politik dünyasının ’70’li yıllarına damgasını vuran antiemperyalist, anti oligarşik sıkı bir duruştur. Pink Floyd, The Wall albümünde yani “duvar” şarkısında eğitim sistemini eleştirir, öğrencilerin özgürlüklerini engelleyen duvarları yıkar. Bunu bizleri coşturarak kulaklarımıza taşır, isyan ettirir. MLSPB de benzer okulların benzer sorunlarına bir başka coğrafyada farklı yol gösterir. Gençlik örgütleri ile okullarda boykot örgütler, öğrencileri iktidara yönlendirir. Siyasi gerçekleri açıklamak amacı ile bir dizi silahlı eylemler yapar. Birçok eylemi bir şarkı olur gönüllerde. Birçok eylemleri de bir şarkı olarak kitlelere ulaşır. O dönem kalplerde, hafızalarda kalır.

Banka soyup, Migros kamyonlarını kaçırıp yoksul halka dağıtmışlardır mesela. O dönemki gazete manşetlerini hatırlıyorum: “Anarşistler halka bedava yiyecek dağıttılar…” Mesela Derimod, Beymen mağazalarını basıp çuval çuval giysi ve ayakkabıyı yoksul halka dağıttıkları bilinir. Düşünebiliyor musunuz ayaklarında, o yıllarda moda olan lacivert beyaz Beymen rugan ayakkabı, üzerlerinde Derimod’lar ile geziyorlar gecekondularının çamurlu sokaklarında bu yoksul insanlar. Sizce de güzel değil mi? 🙂

Rogers Waters,  Süleyman Sadık Öge… Farklı kulvarda iki lider insan. Birbirine benzeyen ve ayrıştıran yönleri ile biri devrimci diğeri sanatçı iki idealist insan. Biri elektro gitarın aksak ritmi ile tempo tutup: ‘We don’t need no education’ der. Yani ‘hey öğretmen, eğitiminizi istemiyorum’ diyor.

MLSPB ise, aynı kaygıları taşıyarak uzlaşmaz çelişkinin yol açtığı aşamada burjuvaziye silah çeker. Aynı aydınlığa doğru farklı kulvarlarda ilerlerler. Bugün yaptıkları ile anıyoruz onları!

Rogers Waters, müzik yaşamına yeni albüm ve şarkıları ile devam etmekte ve ben ne zaman eski Pink Floyd şarkılarını dinlesem Rogers’in sesini ayırt ederim. Bazı isimler gruplarını simgelerler. Queen’e ses rengini veren Freddie Mercury dir mesela.

Sadık Süleyman Öge talihsiz bir biçimde öldürüldü. Öldürenin bir tetikçi, öldürtenin ise Hüseyin Baybaşin olduğu, onun da arkasında da bir istihbarat örgütü olduğu söyleniyor.

O, kurucusu olduğu örgütten sık sık ayrılsa da tekrar geri dönmüş, tekrar ayrılsa da hiç grubundan kopmamıştır. Ve örgütünün aslında çok az kişinin bildiği gizli lideridir. SYNT mahkemelerinde onlarca yönetici, yüzlerce yargılanan üyesi olmasına rağmen örgütünün siyasi savunmasını yapan iki kişiden biridir. “Beni asarlar” korkusu olmadan mahkemede  eylem üstlenen de tek kişidir. Ve hakkında idam cezası verilirken o savunmasını şu sözlerle sonlandırır:

“Vereceğiniz en yüksek ceza, beni en yüksek düzeyde onurlandıracaktır”

Yazan: Mehmet Sönmez

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments