Nehrin kenarında çok ceset vardı.
Hümeyra’nım sesiz gemisi sessizce kalkmıştı limandan, kulaklarında melodisi, yüreklerinde yarım kalmış sevdalar bırakarak.
Limanda sert bir poyraz esmeye başlamıştı. Hiç durmayacakmış gibi sallanıp çalkalanan kayıklar, savrulan yapraklar, toz bulutları… Pis bir yağmur yüzlerini kamçılıyordu. Yıllardır esen lodosun gözyaşlarıydı bu yağmur.
Saatli maarif takvim yaprakları 12 Eylül 1980’i gösterdiğinde heyecanlı, aksiyon dolu bir filim donmuş, perdede sabit bir fotoğraf kalmıştı. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, eşyalar, arabalar, şehrin ışıkları, sesleri sessizliğe gömülmüştü. Siyah beyaz bir filim karesi kalmıştı yaşam perdesinde. Maddeden önceki bilinç gibi düşünemiyordu kimse. Sessizlik ağır bir tortu gibi çökmüştü ülkelerinin üzerine. Taşın üzerinde taş, gövdenin üzerinde başın kalmayacağı düzensiz ve uyumsuz (kaos)geleceğin habercisiydi bu sessizlik.
Hayaller ” vaadedilmiş toplum ” gerçeğin kayasında kırılmıştı.
Ayten Alpman’ın “Bir başkadır benim memleketim”i , Esmeray’ın “Unutama beni”si , İlhan İrem’ler, ağzı sakız dişleri elma kokan sevgililer, sokaklar, evler, ağaçlar, çiçekler… Herşey ama herşey çok çok gerilerde kalmıştı. Duvar yazıları, parklarda , banklarda okunan gazete kağıdına sarılı kitaplar, ay ışığı, güneşin sıcaklığı, kapişonlu parkalar nehrin kenarına vurmuştu. Hayaller, “vaadedilmiş toplum” gerçeğin kayasında kırılmıştı.
Emperyal beyler, bir yandan nehrin kenarına vurmuş cesetleri topluyor bir yandan da karlı bir kış günü (24 Ocak), kapalı kapılar ardında aldıkları ekonomik kararları uygulamaya hazırlanıyorlardı.
’61 anayasası çok bol gelmişti halkların sırtına. Toplum mühendisleri kargaşa içine soktukları ülkeyi Kahramanmaraş’larda, Çorum’larda katliamlar ülkesine dönüştürmüşlerdi. ’78’in ‘altın kuşak’ı çelişkilerini sınıfsal temelde tutmuş, provakasyonlara gelmeden anti emperyalist, anti faşist çizgisinde savaşlarını sürdürmüştür. Emperyal beyler, şimdi daha büyük patlamalara gebe bombaların fitillerini ateşlemişlerdi. Kürt, Türk karşıtlığı yaratma peşindeydiler. Kürt halkına Türk bayrağı ve Atatürk posterleri altında işkenceler yapıyor, zorla istiklal marşını söyletmeye çalışıyorlardı. Türkçe bilmeyenlerlere Kürtçe konuşmayı yasaklayıp, dönemin en ağır işkenceleri (Kürt) halkın üzerinde uygulayarak keskin bir Türk düşmanlığı yaratıyorlardı. Baskı, şiddet, işkence gören, köyleri boşaltılan (Kürt) halk, silaha sarılmış, çelişkiler uzlaşılamaz hale gelmiştir. Psilolojideki en basit kural etki-tepki,toplum düzeyinde uygulanıyordu.
Yaşam nehrinden çok kan akıyordu
Türk solu, ’78 kuşağı üzerine de acımasızca giden emperyallerin sokak infazları, ev çatışmaları, “kaçıyordu vurduk ” gerekçeleri ile öldürülüyordu. Her yer kırmızıya boyanmıştı, yaşam nehrinden kan akıyordu. Toplu gözaltıları, toplu tutuklamalar izliyordu. Sistematik işkence devri başlamıştı. Süreç o kadar hızlı ilerliyordu ki, düşünce hızı gerilerde kalıyordu. Kuşak devrimcileri ne olduğunu bile anlamadan üzerinden silindir geçmişti. Mahirler, Denizler, İbrahimler de yoktu durumu anlatan…
Savaş oyununda Temel güç işçi sınıfı savaşa dahil edilmeden “vezir” sürülmüş, mat olmuşlardı. Öncü devrimciler o kadar hızlı koşmuşlardı ki durup arkalarına baktıklarında bir alttaki bir üsteki ilişkilerini gördüler.
Ayazda çırılçıplaktılar. Ve morarmış vücutlarını coplar çok acıtıyordu. Masa başında ahkam kesmek, miting kürsülerinde kitleleri ajite etmek, seminerlerde diyalektiği anlatmakla olmuyordu devrimcilik. Silahlı eylemlerdeki cesaret ve kahramanlıklar da kriter değildi. Gercek sınavı şimdi veriyorlardı. O görülmez, gerilla taktikleri ile vurup kaçtıkları “düşman” şimdi karşılarında idi ve dik durmak ,direnmek devrimciliğin temel kriteriydi. Bunu biliyorlardı.
Soğuğa tutulmuş vücutları morarmıştı. Cinsel organlarına elektirik verildiğinde acıyı böğürerek hissedeceklerdi. Kollarını felç eden Filistin askısı, ayaklarından başlayıp, saç diplerine kadar yayılan acılar veren falaka… İşkencenin ne demek olduğunu biliyorlardı. Ama o güne kadar işkence görmemişlerdi.
İşkence şimdi kendi vücutlarında deneniyordu.
Kuyunun dibindeki taş gibi yalnız, karanlıkta ıslak soğuğa tutuldular . Kızılderili sınavları gibiydi yaşadıkları. Canları çok yanıyordu. “Ser verip sır vermemek” arasında bocalıyorlardı. Karanlık çökerken gözlerinde, nereden geldiğini anlayamadıkları şimşekler çakıyordu beyinlerinde. Manyetonun voltajı yükseldikce böğürüyor, böğürmeleri inlemelerle , inlemeleri acıyla harmanlanıyordu .
Uzun, esaret dolu yeni hayatlarının ilk “hoş geldin ” karşılaşmasıydı bu. Bu sınavı geçenlerin bir bölümü iskencelerde öldürüldü. Bir bölümü sakat kaldı. Bir kısmı idam cezası aldı, asıldı. Bir kısmı da uzun bir esarete mahkum edildi. Bu sınavı geçemeyenler ise ikiye ayrıldılar. Tutsaklıkları boyunca boynu bükükler ile “düşman” saflarına geçenler…
“Tatlı su devrimcileri ” okyanuslara savruldu. Yüzmeyi bilenler dev dalgalara balıklama daldılar. Devrim ne kadar uzaklardaymış. Ufuk gibi, altından geçileceği sanılan gök kuşağı gibi. Bütün güçlükler, zorluk ve acılar gövdelerinde devindikçe gerçeği farkediyorlardı.
Doğup büyüdükleri sokakları, ilk aşklarını, ilk öpüşlerini, kuşları, ağaçları, yaşamlarında o güne değin farkına varamadıkları herşeyin derin özlemlerini çekiyorlardı. Annelerinin sabah kahvaltıya kaldırışları, miskin miskin uyurken güneşin yüzlerine vuruşu, oyun oynar gibi eylemlere girişleri, gittikleri son sinema, Taksim Kiristal Büfe’de yedikleri son hamburger, Sütiş’te fırın sütlaç… Hepsini dikensiz gül bahçesinde bırakmışlardı. Demek Mahir Çayan ‘ın bahsettiği devrim yolu buydu. Sarp, dolambaçlı ve dikenli…
Dikenler ayaklarına her batışında bir ihanet ile karşılaşıyorlardı. Ağulardan süzülen acılar damıtılarak vücutlarına sızıyordu. Bunu her hissedişlerinde ser verip sır vermeyen İbrahim Kaypakkaya geliyordu akıllarına. İdam cezalarına çarptırılanlar çocuklarına son mektuplarını yazıyorlardı. Ölüm o kadar yanıbaşlarındaydı ki… Her gün düşen arkadaşlarının haberlerini alıyorlardı. İpi kopmuş tesbih tanesi gibiydiler. Sistematik olarak asılıyorlardı. Ve ölüm içlerinde asla öldüremedikleri bir duyguydu. Yine de korkmuyorlardı. Sehpalarını nasıl tekmeleyecekleri, son istek sorusuna verecekleri yanıtları, atacakları sloganları, herşeyi tasarlayıp prova ediyorlardı bir aslan gibi kapatıldıkları hücrelerde. Denizler, Yusuflar, Hüseyinler slogan atmış, marş söylemiş, sehpalarını kendileri tekmelemişlerdi. Ölümü bekliyorlardı. Ölüm bir türlü gelmiyordu. “Önce ben asılırım” diye beklerken başka arkadaşları asılıyordu. Ölüm heryerdeydi; soluk alışlarında, midelerinde, rüyalarında..
Çırılçıplak, yalın ayak ve yalnızdılar.
Bu onların gruptan ayrı ilk yalnız kalışlarıydı. İşkencede tek başlarına, gurubun güvenli koruyuculuğundan uzaktılar. Bir tür rahim psikolojisiydi. Sıcak, yumuşak ve besleyici. Tehlikelere kalkan oluşu. Ya da birlikte savunma, saldırı, birlikte gülme, sevinme gibi güzel görünse de ‘birey’ olma yönlerini zayıflatmıştı. Şimdi o ‘zayıf’ yönler ile ‘düşman’ları karşısında yalnızdılar ve acıyı paylaşamıyorlardı. Acı, hasret, hüzün vücutlarına her yerlerinden giriyordu. Baktıkları her şey; boz demir kapılar, kör hücreler, demir ranzalar, gece gündüz ayrımını silen kırk mumluk ampül, yaz kış soğuğu da sıcağı da geçirmeyen kalın duvarlar… Herşey yabancıydı. Kah varlıklarının farkına varamadıkları çiçekleri, böcekleri, doğayı, güneşi özlüyorlardı, kah sokakları, denizleri, sokaklarda şapşal şapşal yürüyüşleri özlüyorlardı. Açken, açlık grevindeyken annelerinin, eşlerinin yaptığı en güzel yemekleri hatırlıyor, rüyalarında aksırıncaya kadar yiyorlardı. Kendilerine bir karşı koyuştu bu. Açlık, çiğ kan ve boş bağırsak kokusu olarak ağızlarına geri dönüyordu. Ölüm duygusu gibi öldüremiyorlardı açlık duygusunu da. Yasaklar, cezalar denizinde yüzüyorlardı. En çok da koca dalgalar gibi üzerlerine gelen ziyaret yasaklarıydı burunlarının direğini kıran. Midelerinden göğüslerine ince sızılar şeklinde akan, adını bilmedikleri acı doluyordu. Ve hiç bitmeyecekmiş gibi her gün, her saat, her dakika mahpus olduklarını çağrıştıran ayrılık…
Zaman şimdi birey olma zamanıydı. Ama iyi bir birey. Boyun eğmek, eğmemek… Bütün mesele buydu. “Evet” yada ” hayır ” kelimesi belki de hiç bu kadar önemli olmamıştı yaşamlarında. Zurnanın ‘zırt’ dediği delik buydu. Tarih te bu iki kelimeye verilen cevaplar üzerine kurulmamış mıydı? Hayır demek bilime, sanata, insan haklarına evet demekti. Hayır demek ‘dik’ durmaktı. Doğada dik durmak canlılığı, yatay durmak ölümü simgelemiyor muydu? Evet demek bilime, sanata hayır demekti. İnsan hak ve özgürlüklerine, insan onuruna hayır demekti. Evet yatay bir kelimeydi. Ve sonu yoktu. Birinci ‘evet’ sonsuz evetleri beraberinde getiriyordu. ’78’in altın kuşağını temsil edenler “hayır”dediler ve tarihe adlarını övgü ile geçirdiler.
Gazete yasağı kalkıp, koğuşlarına (o dönem) giren tek gazete Tercüman’ı okuduklarında iç sayfalarda bir küçük haber ile karşılaştılar. Haberde İstanbul Üniversitesi’nde bir grup öğrenci boykot kararı almıştı. Umutlandılar. Gürleşen, şekillenip biçimlenen bıyıklarını cekiştirirken tartıştılar. Haberin devamında: ‘kantinde satılan yiyeceklerin pahalı olması öğrencileri boykota sürükledi ‘ diyordu. Bu, karlı toprakları zorlayan buğday tanesi gibiydi, devamı gelirdi, gelmedi. Yıllarca beklediler. Kendilerine yapılan işkenceleri protesto eden bir kaç eylemin, demokratik hak ve özgürlükler için bir kaç kıpırdanmanın dışında hiç bir şey olmadı. 12 Eylül fırtınası ülke toprakları üzerinde öyle esmişti ki “buğday taneleri” başlarını çıkartmaya korktu. Ve kuruttuğu topraklara öyle tohumlar ekti ki, yıllar sonra koyun kuzusuna, arı balına, kelebekler çiçeklerine, insan yavrusuna düşman olacaktı.
Boyunları büküktü. Üzerlerinden geçen silindirin insanlık üzerinde nasıl kalıcı etki yaratacağını bilmiyorlardı. Kendilerinden sonra gelen kuşağın savaşlarını kaldıkları yerden sürdüreceklerini umuyorlardı. Ardılları ardlarından gelmedi. Gelenler Red Kit okuyup, bir koyup beş almak isteyen apolitik bir kuşaktı.
Paramparça olmuşlardı. Uzun ziyaret yasakları, açlık grevleri hiç bitmiyordu. Meclisten geçen işçi haklarını kısıtlayan maddeleri protesto etmek için bile açlık grevleri yapıyor, politik örgütsel varlıklarını ayakta tutmak istiyorlardı. Dışarıdan gelen ölüm haberleri, idam edilen yoldaşları karşılarında duran canavarın ne denli korkunç olduğunu gösteriyordu. Süreç ağırlaştıkça safları sıklaşıyor, örgütler arası gereksiz çelişkiler sıfırlanıyordu. Bu ters orantılı süreç yan etki de yaratıyordu; sürece dayanamayanlar safları terkediyor, bağımsızlaşıyor, hızını alamayanlar itirafçı oluyorlardı. Bağımsızlaşan, itirafçı olan isimler her ortaya çıkışında şaşkınlık gizlenemiyordu. Bu da çok öğretici hal alıyordu. Davalarına ihanet edenler sadece sempatizanlar değil, örgüt sorumluları da oluyordu.
Tutsak düşürüldükleri ilk yedi yıl boyunca sürdü acıları. Akla hayale gelmeyen mantık dışı trajikomik yasaklar ve işkence gerekçeleri sohbetlerinde espri konusu oldu.
Cezaevlerinde kazanılmış hiç bir hak kalıcı değildir.
Tutsaklıkları boyunca hep sonradan kaybedilecek hakların savaşını verdiler. Mitolojide adı geçen Sisyphus yazgısı gibiydi yaşadıkları. Bütün bu kargaşa ortamında bile spor yapmayı, birde okumayı hep sürdürdüler.
Okuyorlardı, durmadan okuyorlardı. Bilgi, açken vücuda giren gıda gibiydi. Beslendikçe aç kalıyorlar, açlık hissetikçe okuyorlardı. Bilmedikleri denizleri, koyları, balta girmemiş ormanları geziyor, okyanusların en derinine gidiyor, uzaya çıkıyor, sonsuzlukta ışık hızı ile yolculuk ediyorlardı. Kitap onları koğuş camlarından dışarı uçuruyordu. Paris’e götürüyor, Shanzalize Bulvarı’nda bir heykelin yanına bırakıyordu. Ilya Ehrenburg’un Paris Düşerken’inde adı geçen direnişçi Leonitte’nin Alman tankını durdurduğu yerdeki heykelin yanına… Fırtına romanındaki Mado ve Sergey’in direnirken yaşadıkları aşklarında kendilerini buldular. Şolohov’un ‘Ve Durgun Akardı Don’u kıyısında General Gregor’un sevgilisi Aksinya ile tanıştılar. Hemingway’in Balıkçı’sını , Balzac’ın Vadideki Zambak’ını çok sevdiler. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sında adı geçen Rauf Bey’i tanımaktan mutlu oldular. Hep onun gibi olmak istediler. Adını bilmedikleri bir martı, martı Jonathan olmak… Onun gibi sisteme hayır deyip, yükseklere, hep yükseklere uçmak, sınırları zorlamak istediler. Acaba Jonathan mı onlardı, onlar mı Jonathan olmuşlardı? Bu tatlı soruyu yanıtladılar koğuş sohbetlerinde. İlahi Komdeya, Cennet ve Cehennem’de Dante ile Beatrice’yi aradılar. Latin Amerika deyince artık akıllarına gelecek başka bir neden daha vardı. Guentanamera ve Jose Martin. Romantik, aşk ve umut dolu şiirleri ile beslendiler.
” Aynı yalınlıkla ölmek isterim.
Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz.
Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde
Yeryüzü uzansın altımda…”
Ölümü düşlerlerken yalınlığı terketmediler.
Guentanamera şarkısı, hep tropik, romantik, aşk dolu devrimi hatırlattı onlara.
Konstantin Simonov :
“bekle beni” dedi şiirinde “Bekle. Kimseler beklemezken bekle.. İçme o acı şarabı…”
diyerek ayrılıklarda beraberliği öğreti.
Mektup yazdılar eşlerine sayfalarca. Şiirler, şarkılar okudular..
Pink Floyd, Beatles, Bethoven, Mozzart.. ile tanıştılar. Amerika’yı yeniden keşfetmek de güzel gelmişti onlara. Aslında okul bitiriyorlardı. Dışarıda o kargaşa dolu yıllarda es geçtikleri, pratik süreçten keşfedemedikleri bilgiydi. Aram Haçaturyan’ın Kılıç Dansı’nı dinlerken, Edith Piaf “Padam padam, Non, je ne regrette rien” sözleri ile Fransızca öğretti. Paco De Lucia flemenkoyu, Rodrigo, Aranjues Mon Amour’u tanıştırdı. Albinoni Adagio’yu hücre pencerelerinden koğuş havalandırmalarına ıslıkları ile çaldılar. Skeçler yazdılar, oyunlar oynadılar, gecelerce hücre camlarından yıldızları seyrettiler. Aşk dolu hikayeler, şiirler, mektuplar yazdılar sevgililerine. Sanatın öyküsü’nü okudular, modern sanata giriş yaptılar. Öğreniyorlardı, ögrendikce perspektifleri genişliyordu. Perspektif onlar için karakalem resim çalışmasında bir bakış açısı değildi. Her an her yerde her şeye uygulayabilecekleri bakıştı. Ve sanat nesnelere bakışlarını kökten değiştirmişti.
Onlar bir Kırmızı Pazartesi günü herkesin bildiği bir meydanda herkesin bildiği bir cinayete engel olmak istediler…
Devamı var.
Çizimler: Cafer Solgun ../…
[rev_slider alias=”78-2″][/rev_slider]












O DÖNEMI NE GÜZEL ANALIZ ETMİŞSİNIZ, YÜREKTEN KOPAN BIR FIRTINA GIBI DUYGULARÌ DENIZ DALGALARI GIBI O DÖNEMI, usta sanatinizla KALEME DÖKMÜŞ.SÜNÜZ ..