Bir yitik altın kuşak: 78’liler – 1

HomeYaşam

Bir yitik altın kuşak: 78’liler – 1

MEHMET SÖNMEZ

Arebeskin ķıvrak sesli kraliçesi Neşe Karaböcek’in “Artık Sevmeyeceğim”, Alpay’ın “Fabrika Kızı”, Erkin Koray’ın; “Arap Saçı”, kadife sesi ile bir döneme damgasını vuran Erol Evgin’in “Ah Bu Sevdan Olmasa” gibi 45’lik plaklarının tüm plakçılarda çalındığı, solculuğun “moda” olduğu bir dönemdi. Gururla Cumhuriyet Gazetesi koltukaltlarında taşınır, illegalite gereği gazete kağıdı ile kaplanan sol kitaplar trenlerde, vapurlarda okunurdu. Karaoğlan Ecevit’in Amerika’ya rağmen Kıbrıs’a girdiği yılların ardından ağır ambargo uygulandığı, yerli ve yabancı gazetecilere “Girne’yi bırakmayacağız” diyerek, Amerika’ya posta koyduğu yıllardı. Uzun yağ ve benzin kuyruklarında, fabrikalarda devrimin temel gücünü devşirmeye çalışan kuşak, Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Aşık İhsanı, Rahmi Saltuk, Selda Bağcan…dinler; Yaralısın, Direnme Savaşı, Onlar Uyanırken, Eylem Adamları, Kızılkayalar… romanlarını okurdu. Felsefeyi Stalin’in “Diyalektik ve Tarihi Materyalizm” kitabından ögrenir, George Politzer’in “Sarı Ayakkabı”sının eskiyip eskimeme, demirin ‘paslanıp paslanmama’ çelişkileri örneklerini topluma indirgerdi. Somut emek, soyut emek, artı değer ve daha bir çok şeyi Nikitin’den, Kozmozu Sagan’dan ögrenirdi. Marksist’tiler ama bir çoğu Kapital’i okumamıştı. Marksizim deyince aklına Lenin, Stalin gelirdi. Gramsci’yi, Althusser’i, Rosa Luxemburg’u okumaz, Troçki’yi Marksist olarak göremezlerdi. Diojen, Eflatun=Platon, Sokrates felsefenin derin kuyularıydı.

Örnek aldıkları ’68 kuşağının iyi devrimcileri öldürülmüştü. Kalanların haksız, şiddetli suçlamalarına maruz kaldılar. ’68 kuşağının bir çoğu yıllar sonra karşı koydukları sistemle uyum sağlayacak, ” yetmez  ama evet ” diyecek, Amerika’nın Irak’a demokrasi götüreceğinden bahsederek Ortadoğu coğrafyasında oluk oluk kanın akmasına dolaylı katkı sağlayacaklardı.  Geçmişlerini “çocukluk hastalığı” olarak reddederek ardılları ’78 kuşağını lanetle anacaklardı. Sırça köşelerinde, meclis kürsülerinde yalandan muhalefet yapacak, koridorlarında iktidar partileri ile kol kola yürüyeceklerdi.

Onlar, (’78 kuşağı) sadece ideal devrimci olmak istemişlerdi. Ostoroviski’nin örnek devrimcisi Pavel’i aradılar mücadele dolu yıllarında. Bulamadıklarında yılmadılar, kendileri olmak istediler! Mitka Gripçev’ in “Seni halk adına ölüme mahkum ediyorum “romanından etkilendiler.

Lacivert rüzgarların fitillerini tutuşturduğu yıllardı. Erkeklerin, kızların ellerini tutmak için planlar yaparken İlhan İrem kulaklarına “Sazlıklardan Havalanan” şarkısını fısıldıyordu. Öpüşmeyi bilmiyorlardı. Al yanakları utangaçlığın ve masumiyetin izlerini simgeliyordu. Şanslı olanlar koşarken evlendiler. (Yıllar süren maratonun ardından durduklarında birbirlerini tanıyamadılar ve ayrıldılar).

İşte tamda bu zamanda henüz meyve hamken, çocukluk gençliğe devrilmişti. Aradaki bu hızlı (kayıp) dönem geçişini doğa affetmeyecek yıllar sonra da olsa “intikamını” alacaktı. ‘Ağaçta yırtılan gömleğin’ cebindeki erikler henüz ağızları sulandırmamışken, ülkesinin ağır siyasal sorunlarına teorik cözümlemeler getiriyorlardi. Kah boykotlarda, mitinglerde kah korsan gösterilerde, duvar yazılarında savaşlarını anlatıyorlardı.  Zayıf, cılız vücutlarında gizleyemdikleri kocaman yürekleri vardı. İçki içmesini bilmez, spor yaparlardı. Banka soyar, ceplerine yol parası almayı “unuturlardı”. Yiyecek dolusu kamyonları, kırtasiye malzemeleri ile dolu tırları kaçırır, yoksul mahallelerde dağıtırlardı. Varoşların çamurları ayakkabılarına bulaştıkca devrimci oluyorlardı.

Pratik her zaman belirleyiciydi. Eylemleri teorik seviyelerini gizliyordu. Giderek karmaşıklaşan ‘devrim’ teorik sorunları karşısında yetersiz kaldıklarında Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Sinan Cemgil önlerini aydınlatıyordu. Zaten esas olan eylemdi. Mao, ‘pratik esastır’ dememiş miydi?

Kapişonlu yeşil parkaları, çekiştirip durdukları yeni bitmiş bıyıkları vardı. Palaskalarına sıkıştırdıkları silahları, ağızlarında devrim marşları…. yürüyorlardı… Ağızları sakız, dişleri elma kokan ilk aşklarının yerini örgüt kararı ile kah dondurulup, kah serbest bırakılan devrim nikahlı aşklara bırakıyordu. Hücre evlerinin duvarları arasında özgür kalan cinsellikleri, örgüt ilkeleri ile sınırlanmış aşkları, yürüyüşlerde, korsan gösterilerde anlamlar kazanıyordu. İlhan İrem’lerin, Neşe Karaböcek’lerin, Nilüfer ve Ajda Pekkan’ların şarkılarına ” emperyalizmin kozmopolit yoz kültürü “diye karşı çekıyorlardı  artık. Cem Karaca’nın “tamirci çırağı”, “1 Mayıs”ı , “Edip Akbayram’ın “eşkıya dünyaya hükümdar olmaz”ı, Selda Bağcan’nın yanık türküleri vardı dudaklarında.

Delikanlılık yıllarının politikaya bulaşmadığı zamanlarında ‘Ustura Kemal’ler, bulaştığında Robin Houd’lara benzerlerdi. Kurdukları gecekondulara ‘zengin mahalle’ inşaatlarından malzeme kamulaştırır, muhtarlarını seçtirir, “sokağın adaleti”ni  sağlarlardı. Politiktiler, yüklendikleri sorumluluklardan kaçmadılar.

Daha güzel bir dünyayı, akıllarına koymuşlardı. İnsanın insan tarafından sömrülmediği, hak hukuk ve adalet dolu bir dünyanın hayalini kurdular. Herkese ihtiyacına göre, herkese yeteneğine göre bir toplum ideali peşinde koştular. Örgütlenip, örgütler kurdular. Çok geçmeden bilmeyi istemeye, istemeyi almaya dönüştüreceği topyekün bir savaşa girdiler  Titanlarla. Meydanlara, sokaklara, duvarlara, teksir kağıtlarına yazdılar  epik savaşlarını. Dağıttılar fabrika, okul önlerinde… Artık birer kocaman adam olmuşlardı. Büyük  laflar ediyorlardı. Laos’tan, Kamboçya’dan, Vietnam’dan, Angola’dan bahsediyor, ‘Ho, ho Hoşimi, iki, üç daha fazla Vietnam’ diye slogan atıyor,  Ernesto’ya ‘bin selam’  gönderiyorlardı.

Marks sosyalizmi öğretiyor, Lenin örgütlenme yolunu açıyordu. Deniz’ler, İbrahim’ler, Mahir’ler ‘acil teorik çıkış kapısı’ydı adeta. Fraksiyon tartışmalarında Mahir, Deniz’i, Deniz, İbrahimi “çürütüyor”, İbrahim, tüm şehir gerilla savaşını “eleştiriyordu”. Kırlara taşıyordu savaşını.

Bir genç kızın elini tutarak, bir erkeğin aşk dolu bakışları arasında doya doya yaşayıp lacivert duygu atmosferinde kanatlanıp uçmak varken ‘silahlı propaganda’nın neden temel olduğu üzerinde tartışıyorlardı. Pembe panjurlu, “bahçesinde ebruli açan” birer evleri olabilirdi. Ya da birer mevki sahibi olabilirlerdi. Fabrikada işçi, köylü, herşey olabilirlerdi… Butun bunları reddettiler. Onlar, devrimin temel gücü (olmayan) proleteryaya ikame etmeyi, ‘proleteryaya rağmen proleterya adına’ öncü olmayı yeğlediler. Zaten hangi gerçekçi dünyayı yorumlamaktan değiştirmeye yönelmiştir ki? Bu özellikleri onlara “altın kuşak ” niteliği kazandırıyordu.

Ya eksikleri hataları? Eksikleri de vardı, hatalarıda…  Hatalar gerçeği gizleyen sis perdelerinin aralanmasından başka ne olabilirdi ki? Zafer,  hataların dağıttığı sislerin ardında gizlilidir. Hem insan açken  peynir ekmek güzel gelmez miydi?!

Romantiklerdi. Kulaklarında eleştirmelerine rağmen hala unutamadıkları aşklarını anlatan 45’lik şarkılar vardı. İşte tam da bu anda onları titretip doğal seyrinden alan,  düşüncelerinden yüreklerine akan devrim marşları sızıyordu. Farkında değillerdi. Disipline olduklarını sanıyorlardı ama bir” kayıp zaman ” daha yaşıyorlardı.

Yüreklerinde hız koşuyorlardı topyekün Titanların üzerine. Düşüyor, kalkıyor, ölüyor, diriliyor savaşlarından vazgeçmiyorlardı. Ölmek diye bir korkuları yoktu. Dahası ölüme inanmıyorlardı. Ölenler yaşıyorlardı zira meydanlardaki sıcak savaşlarında. Kendileride ölcek, kendilerini de on binler uğurlayacak ve  yıllarca  “yaşayacaklardı”. Öyle ya Mahirler, Denizler, İbrahimler savaşlarında yaşamıyorlar mıydı? Bir tür dirilmekti öldükten sonra.. Öldükten sonra dirilmek, din için girilen savaşta şehit olmak Allaha inanmaktı. İnanç, bilimi rehber etmiş materyalistler için kabul edilmezdi ama vazgeçmiyorlardı bu duygulardan.

Kan oluk oluk akıyordu. İran, Irak savaşında bile bu kadar kan akmıyordu. Sorumluluk ağırlaştıkça devrimi taşıyan omuzlar kuvvetleniyordu. Daha doğrusu öyle sanılıyordu. Devrim ay ışığı gibiydi. Uzansan tutacakmış gibi yakın görünüyordu. Küba’da da böyle olmamış mıydı? Yıllar süren silahlı savaşın ardından, zalim Batista’nın sarayı sarılmış, diktatör kaçmamış  mıydı? Bu kış olmasa, bir dahaki kış devrim olacak, bu kaçınılmazdı. Devrim nehrinin hızla sınıfsız, hayallerle dolu bir topluma aktığı sanılıyordu. Bu, devrimcileri öldürücü yanılgılara itiyordu. Yanıldıkca hatalar yapıyor, gerçeği görmekten hızla uzaklaşıyorlardı. Nehrin üzerindeki ters dalgalar yanılsamalı tablo çiziyordu. Gerçekte nehir görülen yönün tersine yer çekimine akıyordu. Bu güç zehirlenmesinin sonu korkunç trajedilere gebeydi. Çok geçmeden devrim hayalleri, karşı devrim şelalesinden faşizmin kucağına akacaktı.

Devrim sevdaları hayallerinin çengeline asılmıştı. Uğrunda sevdalarını terk ettiği devrim! Şimdi zaman kıyamet alametleri zamanıydı…

  1. Bölüm sonu…

Soldan sağa:

Yusuf Ziya Şulekoğlu.

12 Eylül de tutuklandı. Ağır işkenceler gördü. İdam la yargılandı. Müebbet hapis cezası aldı. 11 yıl yattı. Şu an bir kıyı kasabasında yaşıyor. Su altı  dalgıç hocası.

Memet Sönmez:

29 Ocak 1980 de eşi Tülay Sönmez ile gözaltına alındı. Ağır işkence (ler) gördü (ler ).  Eşi 9 ay tutuklu kaldı. İdam cezası ile yargılandı. İdam cezası aldı. Cezası onaylandı. 2.5 yıl hücrede kaldı.12 yıl yattı. Istanbulda bir sahil şeridinde yaşıyor. Ahşap tasarım ustası…

Ali Meriç:

12 Eylül de tutuklandı. Müebbete ile yargılandı. Iskence gördü. Müebbet cezası aldı. 11 yıl yattı. Bir kıyı şehrinde su sporları hocası, kaptan..

Tamer Arda:

1981 6 haziranın da  polis kurşunları ile öldürüldü. Dönemin istanbul emniyet müdürü Şükrü Balcı yerde yatan bedenine iki jarjör mermi sıktı. O gün emniyet müdürlüklerinde tatlı dağıttılar. Ve gazeteler ondan “… Deniz Gezmiş , Mahir Çayan dan sonra son on yılın en tehlikeli ken gerillası..”  diye bahsetti.

Süleyman Biber:

29 Ocak 1980 tarihinde gözaltına alındı. Ağır işkenceler gördü. 2.5 sene hücrede kaldı. Müebbet hapis cezası aldı. 12 yıl yattı. Şuan bir kıyı kasabasında yamaç paraşüt ve su altı dalgıç( hocalarının )hocası…

Hasan Şensoy:

12 Eylül ün en hızlı günlerinde tutuklandı. Ağır işkenceler karşısında polislerle dalga geçti. 2.5 yıl hücrede kaldı. İdam ile yargılandı. 12 yil yattı. Yurt dışında yaşıyor.

Ismail Hakkı Sönmez:

29 Ocak 1980 tarihinde tutuklandı. Ağır işkenceler gördü. Müebbet hapis istemi  ile yargılandı. 6 yıl yattı. Yurt dışında yaşıyor. İç dekorator ve tasarım ustası.

Akgün Erakın:

İlk gençlik yıllarında sol düşünceler taşıyordu. Hiç yatmadı. Tango hocası.

[rev_slider alias=”slider-3″][/rev_slider]

 

 

 

 

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments