Perşembe, Haziran 11, 2026
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Welt

Bir yitik kusak ´78´liler 3. bölüm

Memet Sönmez by Memet Sönmez
20/04/2020
in Welt, Yaşam
A A
1
Bir yitik kusak ´78´liler  3.  bölüm
0
SHARES
63
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

 

“kadınlar.. bizim kadınlarımız..”
Göğü delen bir cayırtı koptu kadın 78’liler koğuşunda.  Sanki canlarından can kopartılıyordu.

“İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!”

Dışarıda hayat emperyallerin dere yatağında felaketlere doğru hızla akıp gidiyordu.  İçeride ise dayak ve işkence, yerini uzun yasak ve cezalara bırakmıştı.

SSCB çözülmeye başlamıştı. Perestroyka ve Glasnost politikaları Kuruşcevden, Brejneve’e, Brejnev’den Gorbeçov’a uzanan çözülmeyi Doğu Avrupa ülkeleri izleyecekti. Berlin duvarı yıkılacak, soğuk savaş bitecekti… İran-Irak arasında yıllarca süren savaşın sonunda 1,5 milyon insan ölecekti.

İçeride cunta, kendisinden sonra iktidara getirmeyi düşündüğü Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) seçimleri kaybedecek, ’91 yılına kadar kesintisiz iktidarda kalacak olan Anavatan Partisi (ANAP) seçimleri kazanacaktı. Adı halkçı olan HP seçimleri kaybederek oynanan oyunda yerini alacaktı.

Bütün bunlar yaşanırken sanat da endüstrileşecek ve soyutlaması en güç dalı olan müzik yeni isimlerle gündem oluşturacaktı.

Afro Amerikan şarkıcı Michael Jackson, kısa dar paça pantolonu, beyaz çorapları, siyah ayakkabıları ile o çok ünlü “ay yürüyüşü” dansını icra ederken ‘Billie Jean Sevgilim Değil Benim’ şarkısını okuyacaktı. Diare Stareits, ‘Money Nothing’ şarkısı ile elektrogitarın aksak ritimlerini kulaklara dolduracak, uzun saçlı Meksikalı, İspanyol gitarı ile serenat yaparken, Maddona beyaz elbisesi, sarı saçları ve güzel vücuduyla bir evin balkonundan, ‘La Is La Bonita’ şarkısını kulaklara fısıldayacaktı. Brayn Adams, U2, Modern Talking, Erıc Clapton… Ve daha nice ayrı renk ve daha nice ayrı tatta video klipler müzik piyasasında yerlerini alacaktı. kısa saçları, Koca yeşil gözleri, inci dişleri ile İrlandalı asi Sinead O’Connor, ‘Nathing Compares’ şarkısı ile listeleri zorlayacaktı.

Ülkemizde ise 80’ler, 90’lara devrilmek üzereyken yıllar sonra pek de hatırlanmayacak zevkler ve renkler bırakmıştı gerilerde. Alametifarikası olmayan 80’li yılların akılda kalan iğrenç saç modelleri, Cenk Koray’ın soğuk esprileri, Erkan Yolaç’ın evet-hayır üzerine kurulu hoş ama boş yarışmaları. Arabesk müziğin ve “kıro”luğun kutsandığı, İbrahim Tatlıses gibi karakterlerin şöhret olduğu yıllardı.

Miami Vice görünüşü, kırınkıl keten ceketler, canlı renkler, 70’li yılların yalın kültürünü silip süpürmüştü. İspanyol paça pantolonlu, balıkçı kazaklı, kapişonlu parkalı dönemler gerilerde kalmıştı. Erol Evgin donmuş fotoğraf gibi aynıydı ama şarkıları değişmişti. Bununla birlikte belkide akıllarımızda kalan ve sevgili Cem Karaca’ nın daha sonra hepimize sevdireceği ama o dönem Banu Kirkağ ‘ın bizlere  tanıştırdığı “Sevda kuşun kanadında ” şarkısı dönemin izlerini bizlere tasıyacaktı. Sezen Aksu ‘Sen Ağlama’, Nilüfer ‘Kar Taneleri’, MFÖ ‘Diday Diday Day’… şarkları ile 80’lere damgasını vuracaktı.

Dışarıda renkler politikayı, politika renkleri değiştiriyordu! İçeride ise hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyordu. Dışarının bu yapısal alt üst oluşu 78’lilerin düşünsel dünyasına yansımamıştı. Dışarıdan izole hayatlarının hayal dünyasında “vaat edilmiş toplum” olan sosyalizm hep yaşıyordu. Devrime inançları, her gün belirli saatlerde atılan sloganlar ile  ezan dönüşüyordu.

“İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!”

“Tek tip elbise giymedik, giymeyeceğiz”

“İşkencecilerden hesap soracağız”

Ayrı blok ve koğuştaki tutsaklar, atılan sloganın içeriği ve atılış biçiminden durumu kavramaya çalışılıyor, ardından destek sloganlarına başlıyorlardı. Bu sloganlar çok geçmeden yeri göğü inleten topyekûn isyana dönüşüyordu. Kapılar tekmeleniyor, mazgallar vuruluyor, marşlar söyleniyordu. Ta ki yetkili bir subay gelip , temsilciler çağrılıp muhatap alınana kadar sürdürüyorlardı isyanlarını.

Nokta operasyonları, ani baskınlarla yapılan koğuş aramaları… ‘Komutanım demedin’, ‘İstiklal Marşı söylemedin’, ‘üzerini aratmadın’, ‘işkenceye, sorguya götürülmene direndin’, her şey bir bahaneydi.  Yıldırmak, direniş ruhunu bozmak, itaat, biat kültürünü yerleştirmekti amaçtı.

Hiç bir zaman amaçlarına ulaşamadılar. İnsanlık onurunu ve siyasi kimliği koruma savaşlarını, operasyon sonrası halaylı, türkülü eğlenceye dönüştürdüler her zaman.

“İşte bir sabah uyandığında çav bella, çav bella, çav bella, çav çav…”

Kadını, kadın haklarını anlamaya çalışıyorlardı. O güne değin feminizm okudukları kitaplar da satır aralarında geçiyordu. Eğer bu bir “kadın” sorunuysa onu da sosyalizm çözecekti!

Ama şu feminist kadınlar bir başkaydı. Değişik dilleri vardı. Onlarla ilk cezaevi şebekesinde karşılaştıklarında kadın sorununun o kadar basit olmadığını gördüler. Bunlar adeta proleter sorunlarını savunan devrimciler gibiydiler.

Ne farkı vardı bu kadınların “bizim” kadınlarımızdan? Bir kere bakımlı ve güzel görünüyorlardı. Giyimleri, kuşamları, konuşmaları açık saçıktı. Onlar konuştukça yüzleri kızarıyordu. Açık sözlülük mü, açık saçıklık mı? Karar vermiyorlardı. Kimi devrimci ahlak çerçevesinde ahlaksızlık, kimi realite olarak görüyor, “doğru söylüyorlar, bu erkek egemen ideolojinin kılgısal anlamsalda ve bil umum bağlamsalda…”  Kafaları karışmışken bakışları göğüs çatalına takıldıkça feministler cevabı yapıştırıyor, adeta kadını taciz eden erkeği “suçüstü ” yakalıyorlardı.

 

Her şeyin sorumlusu erkeklerdi. Erkekleri proletaryayı sömüren, üzerlerinden tahakküm kuran burjuva gibi, kadınları da proletarya gibi ezilen , sömürülen sınıf olarak  görüyorlardı. Oysa onlar öyle öğrenmemişlerdi. Her şeyin sorumlusu burjuvazi ve düzenleri kapitalizm değil miydi? Ve önce burjuvazi ateş etmemiş miydi?

Önlerine araştırıp, inceleyeceği bir konu daha çıkmıştı.

Teorinin önemini keşfetmişlerdi. Heyecan onları aç insanlar gibi kitap kurduna dönüştürüyordu. Sonra bilgi ışığını geçmişlerine tuttular. Hatalarını, zaaflarını, eksikliklerini pirinç dolu tepside taş ayaklar gibi ayıkladılar. Ve her taşı ayıkladıklarında yüzlerine gülümseme yayılıyordu. Mizah gücü yüksek olanlar “hatalarını” koğuş sohbetlerinde gülmeceye dönüştürüyordu. Onlar artık ölümlere gidip geldikleri ilkeleri yerinden oynatacak, üzerine biraz da mizah ekleyip “dalga” geçecek kadar kendilerini aşmışlardı. Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş “kutsal” değillerdi. Dokunabilir, düşüncelerinin üzerine fikirler konulabilirdi. Kendi skolastik çağlarını aşmışlardı. Bazıları hızını alamayıp önderlerini aştıklarını söyleseler  de kendi mizahçılarına malzeme vermekten başka bir işe yaramamıştı. En büyük mizah dergisi Gırgır’ın kapatıldığı mor yıllarda böylece kendi mizahlarını kendileri yaptılar.

Ülkede sadece cezaevlerinde ve cezaevi önlerinde direniş vardı. İçerideki direniş, dışarıdaki direnişin, dışarıdaki direniş, içerideki direnişin zaferini sağlıyordu. Ailelerini soğuk, kar, çamur, yağmur, cop, dipçik, aşağılama ve gözaltı yıldırmadı. Sabahın ayazında, akşamın zifirisine gömülen zamanlarda ’78 kuşağının parçası oldular. Kimi anneler evlerindeki feodal otoriteye kafa tutup mutfak önlüklerini çıkardılar, sokaklara düştüler. Sokaklar taştı, güvensizdi. Iki kisinin bir arada yürütmesinin yasak olduğu her sokak cezaevlerinin önüne çıkıyordu. Kendi vücutlarının en aziz parçası evlatlarını, eşlerini bir an olsun yalnız bırakmayan aileler çok geçmeden İnsan Hakları Derneği’ni (İHD) kurdular. Başlangıçta tutuklanan, işkence görenlerin haklarını korumak amaçlı olsa da zaman içinde din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin tüm insanların haklarını koruyan bir derneğe dönüştürdüler. Tutuklu aileleri, bir kısım aydın ile yürüyerek kurdukları İHD’yi, daha sora bu aydınlar ufak omuz darbeleri ile kulvar dışına ittiler. İHD,  kuruluş amacından olmasa da niyetinden uzaklaştı. Yıllarca kan ve acı içinde evlatları, eşlerinin peşini bırakmayan tutuklu ailelerinin hiç de azımsanmayacak bölümü yakınlarını yitirecek, meçhul ölümlerinin peşine düşecekleri adı efsaneye, dönüşecek olan  “Cumartesi Anneleri” nin yolunu açacaktı.

Direndiler, her yaptırıma karşı direndiler 78 ‘liler. Boyun eğmeme adına, siyasal kimliklerini koruma adına  direndiler. Ve hep ” hayir” dediler.  Düşmanlarının istediği, övdüğü, yerdıği  herşey kötü olmalıydı!

“Erler sizin komutanınızdır, onlara ‘komutanım’ diyeceksiniz” dediler. Onlarsa “bizler, asker değil siyasi tutsaklarız” diye cevap vererek direndiler. “İstiklal marşı okuyacaksınız” dediler. “Özgürlüğün olmadığı yerde ancak özgürlük marşları söylenir” cevabını verip kendi marşlarını söylediler,  direndiler. İnsanlık onurunu korumak ve demokratik haklar için direndiler. Hayallerini kurdukları devrimin veni nesil kuşağına direniş ruhunu miras bırakmak için “hayır” deyip , direndiler, boyun eğmediler.

Direnmek onları genç tuttu. Ruhlarını direnerek korudular. Dayak yerken spor, spor yaparken açlık grevleri yaptılar. Onları hayattan koparan düşüncelerinin doğruluğunu kör hücrelerde bile savundular .

Tutsaklık koşullarında yasakların yaşamlarını etkilemelerine izin vermediler. İhtiyaç duydukları her şeyi yaratıyorlardı. Metal parçalarından su ısıtıcıları, ranza demirlerinden savunma aletleri,  kapuskadan turşu, makarnadan mantı, üzüm hoşafından kendi şaraplarını yaptılar. Masaları sandalyeleri toplatılıp alındığında medeniyet adına gazete kâğıdından masa, sandalye yaptılar oturup yemekleeini yediler. Deri ceketlerinden ve tavla kutusundan tünelleri için körük,  (tünelde karşılarına çıkan suyun tahliyesi için) buzdolabı motorundan dalgıç motoru, Walkman’den tolki volki telsizi yaptılar. Bütün bunları kaçmak, sıcak savaşın içinde yer almak, düşmana inat daha uzun yaşamak adına yaptılar.

Akla hayale sığmayan yöntemlerle cezaevi direnişlerini örgütlediler. Kalorifer borularına, taşıyıcı bina sütunları ve kirişlerine tempolu vurarak sinyaller gönderdiler uzak bloklardaki koğuşlara. Narodnik morsu ile direniş bildirileri yazdılar. Kesintisiz Devrim teorilerini işaret parmaklarının uçlarında gönderdiler öteki koğuşlardaki yoldaşlarına.

Sıkıyönetim askeri mahkemelerinde aldıkları idam cezalarını bile gülerek karşıladılar. Ve ” vereceğiniz en yüksek ceza bizleri en yüksek derecede onurlandıracak ve tarihe mücadelemizin doğru kanıtı olarak geçecektir .”  dediler.

Hep özgür olmayı hedeflediler. Tüneller kazdılar kaçamadıkları… Kazdıkları tünelin ucundaki ışık, Martı Jonathan’ın özgürlük düşüydü onlar için. Hiç vazgeçmediler. Açığa çıkan tünelleri ile bile düşmanlarını hayretler içinde bıraktı.

Zaman akıp gidiyor, onlar zamanın dışında kalıyorlardı.  80’li yıllar kendi kültür(süzlüğ)ünü gerilerde bırakıyordu. Zaman 90’lı yıllara devrilmeden çok şey değişmişti yaşamda. Yirmili yaşlarda kapatıldıkları mahpus damında herkes ‘arkadaş’ dı. Kimse kimseye ‘abi’ demiyordu. ‘Amca’, ‘baba’ diye kimse seslenmiyordu. Oysa birçoğu babaydı, amca olmuşlardı, ama onlar hala 20’li yaşların ruhundaydılar. Fizikleri de sağlam görünüyordu ve geç yıpranıyordu. Bunun nedeni direniş ruhlu olmalarının yanında, dışarıdan izole yaşamalarıydı. Tıpkı ışık hızı ile giden aracın içinde olmakla ilgiliydi. Dışarıdaki hayat hızlı ve öğütücüydü. İçerideki hayat duruyormuş gibi görünse de öğütücülükten uzaktı.

Yıllar sonra yasaklar kalkıp ziyarete çıktıklarında gördüklerine şaşırmışlardı. 80’li yılların kültürü, giyimi kuşamı, müziği değişmişti. Yeşil asker parkaları, postalar, kapişonlu çaban, fildişi düğmeler yerini, fuşya, jakarlı, saks kumaşlı giysiler bırakmıştı. Bol düğmeli, geniş vatkalı ceketler kadınları güçlü gösteriyordu. Yüksek belli, dar paçalı pantolonlar, permalı saçlar ve üzerine takılan komik kelebek tokalar, renkli göz farları dönemi simgeliyordu. Şaşırmışlardı. Dönem kültürünü birebir görmeseler de ipuçları karşılarında duruyordu. Bu”tuaf”giyimli insanlar ziyaretçileri olmalıydı!

Şaşırma sırası bu kez ziyaretçilerine gelmişti. Uslupları değişmiş, literatürlerine yeni kelimeler eklenmişti. Okudukları kitaplar, dergiler yeni kelimelerini farklı cümlelere dönüştürüyordu. Entelektüel olmuşlardı. Bir kısmı listeledikleri ihtiyaçlarını okuyor, bir kısmı bakış açısındaki renkleri heyecanla anlatıyordu. Bu insanın ürettiği, tamamı kendisine ait bir eserin pazara çıkması karşısında duydukları heyecan gibiydi. Kimi makromeyle ördüğü çantayı, zeytin çekirdeği ile dizdiği tespihi, kimi yıllardır hayalini kurduğu dağları, ovaları ve ranzasının vazgeçilmez fotoğraflarını çizdiği karakalem resimleri gösteriyor, “bunu sen mi yaptın?” şaşkınlık tepkisini alıyordu. Sipariş listesini sıraladıkça ziyaretçileri şaşkınlıklarını gizleyemiyordu.  O güne değin ismini bilmedikleri kitaplardı: “Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat”, “Sanatın Öyküsü”, Stefanos Yarasimos, Gabriel  Garcia Maragues, Rus, Türk klasikleri, araştırma, inceleme kitapları ama ille de Nazım Hikmet. Tekrar ve yine şiir antolojileri…

 

Kasetler: Bethoven, Mozzart, Albinoni, Rodrigo… Paco De Lucia, Pink Floyd, Beatles ve yine Livaneli, Edip Akbayram…

 

Değişmişlerdi, kabuklarını kırmış, ufukları genişlemişti.  Artık nesneleri göründükleri gibi algılamıyorlardı.

Onlarla ilgili çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Toplum bilimciler, sanatçılar, psikiyatrlar üzerlerinden farmakolojik araştırmalar yaptılar. Epik trajik hayatlar taşıyan bu” altın kuşak ” insanların bilinçaltlarında nelerin olabileceğini merak ettiler. Nazi psikiyatrı Josef Mengele’ye uzanan derin araştırmalar yaptılar. Turan İtiller, HZİ vakfı kurucuları,  CIA’nin eğittiği nöro-psikiyatrlar, adi tıp kurum başkanları, Ayhan Songarlar… Diyarbakır, Mamak, Metris’in  Josef Mengele’siydiler. Onlara göre bu altın kuşak, eğer politika ile ilgilenmeselerdi bile  katil, cani olurlardı.

Onlarla ilgili çok şey söylenecekti, çok şey yazılacak, araştırılacaktı. “Yitik” olma nitelikleri onları efsaneleştirecekti.

İçeride büyüdüler, olgunlaştılar, üniversiteler bitirdiler. Hayattan koparılmışlardı ama iğnenin deliğinden girip kaçırdıkları hayatı yakalamaya çalıştılar. Bilgi, kaplarına sığmıyor, test etmek istiyorlardı. Okudukları roman kahramanlarının gerçek yaşamdaki izlerini merak ediyorlardı. Paris’e, Shanzalize Bulvarı’nda dolaşmak, Küba’da Havana sokaklarında devrimin ayak izlerini takip etmek istiyorlardı. Eyüp sırtlarında Piyer Loti’de çay içip, simit yemek, Agahta Cristine’nin romanlarında geçen Pare Palas’ın barında Hemingway ile sohbet etmek istiyorlardı! Boris Pasternak’ın soğuk ülkesi Sibirya’da Doktor Jivago ‘dan  sıcak aşkını dinlemek istiyorlardı. İçlerindeki bu merak duygusu hiç bitmiyordu. Kozmosun sonsuzluğunda akıllarının alamayacağı milyarlarca yıl önce, nötron patlamalarında, evrene savrulan kum zerreciği kadar küçük bir gezegen üzerinde, dört duvar aralarına sıkıştırılmış olmalarını anlayamıyorlardı. Farkına varamadıkları sonsuzlukta acı çekiyor, özlem duyuyorlardı hayata. Bu kozmosun konusu değildi. Bu mikro kozmosun trajedisiydi. İnsanların karıncaları düşünüp acı çekmeleri ya da çektiği acıları düşünüp kahrolması gibiydi. Yaşadıkları ne proletaryanın, ne de burjuvazinin umurundaydı. Bu gerçeği kabul etmeleri çok zordu. Tarihler yıllarını 90’a dayandırdığında dünyada sosyalizm çözülmeye başlamıştı. Buna rağmen devrime o kadar inanmışlardı ki ,içlerinde yıkılan Lenin, Stalin, Enver Hoca ve Tito’nun heykellerinin yenilerinin dikileceğini düşünenler bile vardı…

Oysa nehir aynıydı ama su farklıydı ve değişim tarihsel bir kaçınılmazlık içinde akıyordu.

Yıllar yıllar gecmişti. Hayatlarının en verimli, en aktif yıllarını orta yaşlarına kadar tutsak geçirmişlerdi. Sürecin dişlerini çekip, tırnaklarını söktüklerini bilmiyorlardı. Bir çoğu gürlesede, devrime inançlarını tazeleselerde bu silahlı örgüt evlerinde hazırlanacak eylemler ile olmayacaktı. Gerek otuz lu yaşların verdiği olgunluk gereksede perspektif genişliği ve değişen ülke, dünya konjonktürü nesnelere bakış açılarını değiştirmişti. Gene de net değillerdi.  Öğrenmenin ateşini dışarısı söndürecekti ama dışarı hep dışarıdaydı .Onlarsa içeride.  Ve kafalarında ki temel soru yüreklerine iniyordu:

“savaşa devam mı, tamam mı?”

Aslında bu sorunun yanıtını dışarı çıkanlar veriyordu. İçeride kalanlar sorunun cevabını anlayamıyorlardı. Koğuş toplantı ve sohbetlerinde bu sorunun yanıtı net olsa da, gece yastığa kafalarını koyduklarında zorda olsa kendi kendilerine itiraf ediyorlardı.

Savaşın subjektif yönü bitmişti aslında. Kabul edemeseler, gururlarına yediremeseler de…

Değişmiş, dönüşmüşlerdi. Bilim sanat, perspektiflerini değiştirmişti. Ve artık on sekiz yaşında değillerdi. “Kayıp” yılların açtığı boşluğun tuhaf çelişkisini yaşıyorlardı. “Kayıp” yıllarını yakalayabilecekler miydi? Yakalasalar aynı tadı alacaklar mıydı? Bu sorunun yanıtını gelecek yıllar verecekti. Hissettikleri tek şey yaşamın hızla akıp gitmesi karşısında gövdelerine sığmayan özlemleriydi. Evlerini özlemişlerdi. Ağaçları, böcekleri… Köylerini, gelincik tarlalarında koşmayı, gökyüzünü özlemişlerdi. Güneşin sıcaklığını, deniz tuzunun vücutlarını yakışını özlemişlerdi… kisaca dışarıya dair ne varsa burunlarının direğini sızlatıyordu. Bütün  özlemleri hayatın beşinci boyutundaydı. Gerçekleşmesi, düşünülmesi zordu.

Zordu ama imkânsız değildi. Dünya konjonktürü hızla değişmişti. Ve olmayacak oldu. Boyunlarında Demokles’in Kılıcı, yüreklerinde (on yıllar sürecek olan) infaz korkusu ile dışarı çıktıklarında yaşları otuz, düşünceleri yinede  sosyalistti?

 

Memet Sonmez

[rev_slider alias=”78-3″][/rev_slider]

Tags: SosyalizmTürkiye solu
Previous Post

Salgın günlerinde “gizli ajanda”sız gazetecilik

Next Post

Filikaları ele geçirelim gezegenimizi kurtaralım!

Memet Sönmez

Memet Sönmez

Bir yitik altın kuşak '78 li, sakıncalı vatandaştır. "Konserve" de yaşadı uzun yıllar. Her türlü okulu "konserve" de bitirdi. Bu nedenle "konservetuar" mezunu, alaylıdır. Görsel sanatçı, geri dönüşüm ve tasarımcıdır. Taşınır, taşınmaz eser restoratörüdür. Atık malzeme toplar, onları ahşapla birleştirir. Bir rivayete göre, onlarla konuştuğu, "deli" olduğu söylenir. Eski olanlarla değil, hikayesi olan eskilerle ilgilenir. Her çöpün çöp olmadığını düşünür. Gözü çöplüklerdedir. Onları tasarlarken hikayelerini de yazar. İlk yazılarına, ilk gençlik yıllarında İstanbul, Bakırköy sokak duvarlarına yazmakla başlar. Üzerinde parka, kafasında kapişon, boynunda atkı, yüzünü gizler; yakalanır, inkar eder, üzerine sıçramış boyalara rağmen. Polis de, herkes de onun yazdığını bilir. Ekspertiz den yakayı ele verir. Çünkü hep aynı imla hatasını yapar.

Yazarın Diğer Yazıları

Emekçi Meclisleri ve Parti: Birinci Bölüm: Temel Kavramlar
Manşet Haberler

Emekçi Meclisleri ve Parti: Birinci Bölüm: Temel Kavramlar

11/06/2024
Sosyalizm Ve Örgüt Sorunu: Giriş
Manşet Haberler

Sosyalizm Ve Örgüt Sorunu: Giriş

27/05/2024
RSDİP Merkez Komitesinde Bir Ajan: Malinovski
Manşet Haberler

RSDİP Merkez Komitesinde Bir Ajan: Malinovski

16/04/2024
Bize, yaşarken törenler, direnirken sloganlar yetmez
Manşet Haberler

Bize, yaşarken törenler, direnirken sloganlar yetmez

04/01/2024
Manşet Haberler

NE OLACAĞI BELLİ İSE NE YAPILACAĞI DA BELLİDİR

22/12/2023
Yenilenme, Ciddiyet ve Ustalık…
Manşet Haberler

Yenilenme, Ciddiyet ve Ustalık…

12/12/2023
Next Post
Filikaları ele geçirelim gezegenimizi kurtaralım!

Filikaları ele geçirelim gezegenimizi kurtaralım!

Comments 1

  1. Memet Sönmez says:
    6 yıl ago

    Teşekkür ederim, ilginiz ve önerileriniz için. Yazıların devamı gelecek. Siz okursanız tabii ??

    Yanıtla

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Utanç (Nasıl?) Taraf Değiştirecek?

Utanç (Nasıl?) Taraf Değiştirecek?

by Ayla Türksoy
11/06/2026
0

Gisele Pelicot’un “Utanç taraf değiştirmeli” sözü, artık yalnızca Fransa’daki bir davanın ya da bir kitabın başlığı değil. Son aylarda farklı...

CHP Genel Merkezi’nde PM toplantısı öncesi ziyaretçi kısıtlaması

CHP Genel Merkezi’nde PM toplantısı öncesi ziyaretçi kısıtlaması

by Sonhaber
11/06/2026
0

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’nde bugün yapılacak Parti Meclisi toplantısı öncesi ziyaretçi girişleri sınırlandırıldı. CHP Genel Merkezi’nde saat 13.00’te başlaması...

ÇYDD’den çıplak arama iddiaları için etkin soruşturma çağrısı

ÇYDD’den çıplak arama iddiaları için etkin soruşturma çağrısı

by Sonhaber
11/06/2026
0

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, İBB davası kapsamında tutuklu bulunan Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in duruşmada dile getirdiği işkence,...

Ünlülere yönelik uyuşturucu soruşturmasında 22 gözaltı

Ünlülere yönelik uyuşturucu soruşturmasında 22 gözaltı

by Sonhaber
11/06/2026
0

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ünlülere yönelik uyuşturucu soruşturması kapsamında yeni bir operasyon düzenlendi. Soruşturma çerçevesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü ekipleri...

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik