‘BİZ’ ler !

Anne ve babalarımızdan geç, çocuklarımızdan erken büyüdük biz.  Bizler, yani hani şu 78’ liler diye tanımlanan kuşak var ya, işte onlar ‘BİZ’ dik bir zamanlar. Hem de öylesine ‘BİZ’ dik ki; ‘ben’ demeyi egolarımızı! çağrıştırır korkusuyla kendi kendimizi sansürlediğimiz ‘biz’ler.

Bu girişten sonra sanmayın ki bu yazım ‘bizler’ üzerine bir methiye olacak. Elbette amacım bu değil. Bizim kuşağın üzerine methiyeler dizilecekse de bunu yapacak olanın bizler değil başka kuşakların olması gerektiğine inananlardanım. Ve elbette methiyesiz, kendimizi ne kadar anlatabilmişsek.

Yavaş yavaş tarih oluyoruz demem ne kadar yerinde olur bilemem ama bir kuşağın daha ömrünü tamamlamakta olduğu bir zaman evresindeyiz. Ortalama insan ömrünü göz önüne aldığımızda bir yirmi yıl sonra belki de elle gösterebilecek kadar kalmış olacağız bu yaşamda. Yani belki bir kuşak daha, şanslılarımızın görebileceği.

Gençtik. Enerji doluyduk. Ve sevmiştik kendi haklarımızdan çok başkaları (ki; onlar sınıfsal dostlarımızdı bizim) için de kavga etmeyi. Derken bu kavgadaki muhataplarımız bir gün buldozer gibi geçti üzerimizden. Öncelikle fiziksel varlığımıza vurdular darbeyi. Sonra yıllarca hapsettikleri kafeslerde düşünsel varlığımızla da yok etmeye çalıştılar bizleri. Edebildiler mi peki? Benim yanıtım hem evet hem de hayır. Evet diyorum çünkü bir daha ‘BİZ’ olamadık biz. Hayır da diyorum çünkü hala yaşıyor ve hala türkü söyleyebiliyoruz birlikte. Ancak sesimiz biraz kısık sanki. Ve hala atlatılamamış bir travmanın sarmalında yeni edinilmiş kimlikler ile sürdürmeye çalıştığımız yaşamımızda.

Kimimiz birkaç yılla özgürlüğümüze kavuşup yeniden kavganın bir kenarından tutunmaya çalıştıksa da, bu birkaç yılın bile dışarıda nasıl bir değişimi sağladığına ayıkmamız aylarca sürdü belki. Sonra yaşamın devam ettirilebilmesi için zorunlu uğraşlar. Geçim için önüne çekilen ‘sakıncalı’ duvarını aşmayı başarıp elimiz ekmek tutmayı başardığında Sezen’in melankolik şarkılarında kıpırdadı içimizdeki bastırılmış sevmeye ve aşka dair duygular. Sonra Ahmet Kaya şarkıları ile de, hem kavganın hem de çektiğimiz acıların boşuna olmadığına teselli ettik kendimizi.

Ekonomik liberalleşme politikalarının toplumsal kimliğimizde öylesine hızlı ve öylesine yıkıcı bir değişim yaratacağını, gecekondularımızın yerlerine dikilen apartmanlardan görebilmeliydik oysa. Çok değil, daha birkaç yıl öncesinde canımız diye sarılıp yol, su, elektrik ve mülkiyet hakları için birlikte mücadele ettiğimiz gecekondulularımız artık iki üç daire sahibi olarak sınıf atlamış! Başka bir konfora terfi etmişlerdi çünkü.

Derken on yıllıklar çıkmaya başladılar içeriden. Çünkü kavga muhataplarımız tam iktidar amaçlarına ulaşmışlar ve istedikleri düzeni kurumsallaştırdıktan sonra insan hakları restorasyonuna gereksinim duyuyorlardı artık. Onlar başka bir dünyada kavuşuyorlardı özgürlüklerine. Aman ne dünya! Dokusuyla, ruhuyla, değerleri ve kavganın aşina olunmayan mecralarda seyrettiği bambaşka bir dünya yani.

Yaşanılan travmaya eklenen ikinci bir travmaydı bu tedavi gerektiren. Oysa ne psikolog ne de psikiyatr tanımıştık biz. Yine tanımadık tabi. Çünkü tahribatlarımızı en iyi yine kendimizin tedavi edebileceğine inanıyorduk da bilincimiz gereği.

On yıllıkların genel bir çoğunluğu yaşamlarını ülke içinde yeniden kurma mücadelesine girişmişken, hiç ele geçmemiş veya birkaç yılla yırtanların çoğunun yolu çoktan başka ülkelere düşmüş ve başka mecralarda örgütlemişlerdi yaşamlarını.

Çok çok yıllar sonra yeniden buluşmalarımızda yaşadığımız hayal kırıklıklarımız ve yabancılaşmamız ile yüzleşirken yeni bir travma ile tanışmamızı da bizim yaşamsal gerçeğimiz olarak kabullenmek zorundayız diye düşünüyorum şimdi.

İlyas Zeki Kutlu

 

 

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x