Mehmet Yeşiltepe
“Biz kelimesinden bir şiir yazabilmektir devrim”
Kafalar “Ne yapmalı, nasıl yapmalı?” konusunda hiç bu denli karışmamıştı. Dünden öğrendiklerimiz yetmiyor; bugünü açıklayacak anahtar da henüz yeterince oluşturulabilmiş değil. Bunda sermayenin tam ve kesin hakimiyetinin tamamlanmasının önemli rolü vardır. Neoliberalizmin insan ve değerleri üzerinde adeta bir çeşit mutasyon etkisi gerçekleşti; aileler, arkadaşlıklar, yoldaşlıklar dağılıyor. Neoliberalizm, kapitalizmin yaşamın dokusuna nüfuz etmesi, insanı ele geçirmesi halidir; aynı zamanda insanın sonbaharı olarak tanımlanabilecek yabancılaşma konusunda da bir tamamlanma eşiğidir. Neoliberalizm iyi anlaşıldığında bugün olup bitenler de sürece içerilmiş tuzaklar da anlaşılır, görünür ve önlem alınır.
Araçsallaştırma bu sürecin en önemli konularından biridir; amaç yok araç vardır; her şey araçtır. Değer yok fiyat vardır; piyasada her şey araçtır, her şey metadır. Herkes ya müşteri ya satıcıdır. İstismarın piyasadaki adı, kardır. Geçmişten de bildiğimiz gibi böylesi geçiş dönemleri (kriz dönemleri, altüst oluşlar vb.) insanların en fazla bocaladığı dönemlerdir. Böyle anlarda çözüm gibi görünen veya gösterilen bireysel tercih ve yönelimler gerçekte birer tuzaktır; peki o zaman ne yapacağız? Çözümü nerede ve nasıl arayacağız? Yaşamın anlamını, mutluluğu hangi ölçüler/bağlamlar içinde nasıl değerlendireceğiz?
Para mutluluğu satın alır mı?
“Pencereyi temizleyemiyorsan camı kır.” diyen yazar Anthony Burgess‘a 1959 yılında ameliyat edilemez bir beyin tümörü tanısı kondu ve bir yıldan az ömür biçildi. İlk eşi Lynne’in geçimini sağlamaya kararlı olan Burgess, 12 ay içinde beş buçuk roman yazdıktan sonra teşhisin yanlış olduğu anlaşıldı. Ve artık tanınan bir yazar olmuştu. 50’den fazla roman ve kitap yazdı. Bu kitaplardan biri de “Bir Elin Sesi Var.” Burgess, kitapta, hayatın birçok büyük/güncel sorularından biri biri olan “Para mutluluğu satın alır mı?” sorusuna yanıt arar…
Kitapta şöyle bir ifade var: “Aslında bu hayatın güzel yanları çok az, hayat ancak o tek tük anlar için yaşamaya değer.” Buna benzer bir diğer ifade de “Çünkü her şeyi denedikten sonra yaşamaya değer pek bir şey kalmıyor değil mi ..?” biçiminde…
Hayatın güzel yanları gerçekten “tek tük anlardan ibaret” mi; “her şeyi denedikten sonra yaşamaya değer pek bir şey kalmıyor” mu? “Her şey” denilen, denenen şeyler nedir? Yoksa Dostoyevski’nin bir keresinde söylemiş olduğu gibi “hayat insanların tahminlerinden çok daha harika” mıdır? (Dostoyevski’ye katılarak aktaran Tarkovski)
Yaşamın anlamı, insanlık tarihinin her döneminde bir arayış konusudur. Kimisi bir gün daha yaşamanın, kimisi ölmeyecekmiş gibi yaşamanın ve her anın önemine vurgu yapar, kimisi de yaşamı anlamsız bulur, intihar eder. Tabii yaşamı anlamlı buldukları halde intihar edenler de az değil. Hatta yaşam derinliğine ve önemine dair şiirlerinde yol alan, arkadaşı intihar ettiğinde “Şu yaşamda en kolay iştir ölmek, asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak” diyen Mayakovski de genç yaşta kafasına kurşun sıkarak intihar eder. İnsanın içsel dünyasına dair çok öğretici üretimlerde bulunan Stefan Zweig de intihar edenler arasında. Albert Camus ise insanın ölümlü olması sebebiyle yaşamı saçma bulsa da “yaşanmaya değer” olmasının altını çizer.
Kimisi de mahpuslukta bile gardiyanını kıskandıracak kadar anlamlı yaşar. Edip Cansever bunu şiirleştirir.
“Düşün sevgilim, mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün” der. Ve devamında “Sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda/ Bilmiyorum kime sevgilim dediğimi” diye ekler. Yani mahpusta gardiyanını kıskandırmak da sevgilisizken bir sevgili varmış gibi hissedip seslenmek de mümkün…Hatta bir kente örneğin “sevgili” diye seslenmek; ona aşık olmak da mümkün. Düşünsel ve ruhsal dünya öylesine zengin ki edebiyat öylesine kapsayıcı ve derinleşmeye müsait ki tutsaklıkta örneğin yalnızlaştırıcı iklime rağmen düşsel sevgililer oluşturabilir, birkaç metrekarelik hücrelerden bile düşsel firarlarda bulunabilirsiniz.
“Parayla saadet” elbette olmaz; acı ise yaşamın mutluluğunun antitezi değildir. Hatta Cibran’ın bunun tersine, “derin ızdıraplar güçlü karakterler yarattır” biçiminde değerlendirmesi vardır. Bu konuda çokça örnek vermek mümkün. Gorki, ismi gereği ilk akla gelenlerden. Henüz 7 yaşındayken, gerçekte arkadaşlıklarına ihtiyaç duyduğu akranları, “çöp toplayıcısı ve lağım faresi” diye adlandırıp yanında oturmaktan kaçındı.
“Gorki” Rus yazar Aleksey Maksimoviç Peşkov’un eserlerinde kullandığı takma adıdır. Rusça “acı” anlamına gelir. Bir diğer ifadeyle Maksim Gorki, “acı Maksim” demek oluyor. Ancak o yaşamdan, öğretici üretimleriyle bizim bildiğimiz Gorki çıkıyor.
Bu türden örnekler, sistemin; tüm imkanlarına, kurum-araç ve kadrolarına rağmen, kendi zindanında daracık bir hücrede bile çaresiz bırakılabileceğinin ifadesidir. Sizi hücreye kapatmışlardır ama darlık/boğuculuk hissini yaşatamıyorlar; tek başınıza bırakmışlar ama çoğalmanıza hatta sevgililik hissi yaşamanıza bile engel olamıyorlar. Sizi anlama şansları da yok; çünkü onlar orada yaşanamayacağını var sayarak sizi oraya kapatıyorlar; tükenmenizi, teslim olmanızı bekliyorlar.
Gerçekte yaşamın önemini kavramak için ağır bir hastalığa yakalanmak, yaşlanarak ölümün yaklaştığını hissetmek veya özgürlüğü solumak için hücreye düşmek şart değil. Faustvari yolculukların da Tolstoy’un romanlarına konu olan “yaşamın anlamının” sorgulanmasının da Kurosawa’nın “Yaşamak” filmindeki arayış ve sorgulayıcılığının da bu konuda öğreticiliği çoktur. Ancak bütün bunların yanında hayatın bizzat kendisi potansiyellerle doludur. Her insan, her deneyim, her pratik öğretici içerikler sunar. Gerçekte anti yaşamın ve mutsuzluğun taşlarını döşeyerek var olan sınıf karşıtlarımız; kötülüğü, çirkinliği, hatta ölümü biriktirdikleri için insanlığı tüm imkanların güzellik ürettiği bir iklime (bugünün Cennetine) taşıyamazlar. Ama biz, onları kendi zindanlarında bile kıskandırırız. Hücre yaşamımıza bile gıpta ederler.
Oscar Wilde’in “Hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.” değerlendirmesindeki yıldız ve Halil Cibran’ın “hepimiz hücredeyiz, kimimizin hücresinde pencere var kimimizinkinde yok” sözlerindeki pencere, kendi yöntemini ve çıkış yolunu oluşturmak isteyenler için çok şey anlatır.
Madem öyle; bu teslimiyet, bu kabullenme, bu küskünlük niye?
Gelin hemen bugünden itibaren bireysel ve toplumsal mutluluğun anahtarını oluşturalım. Anahtarını kaybetmiş gibi ortalıkta yalan yanlış kapıları zorlamak, küsmek, vazgeçmek bize yakışmaz.
Bize, yaşarken törenler, direnirken sloganlar yetmez. Hayat “sunulmuş bir armağan” ise insana, her anı anlamlı, her anı dolu yaşanmalıdır. Törenler, kutlamalar, tatiller bir “kırıntı”dır sadece ve yaşam bunlardan ibaret olamaz; eğlenceden, yemekten ve hazdan ibaret olmadığı gibi…
1917 Rusya’sından, 1949 Çin’inden ve 1959 Küba’sından öğreneceğimiz çok şey var. Ancak bugünün ihtiyaçları bir devrim anının veya inşa döneminin ihtiyaçlarına, bugünün sorunları böylesi anların sorunlarına benzemez.
Madem ki devrim gecikiyor; o halde önce kendi devrimimizi yapalım. Madem ki sosyalizm uzakta, o halde alternatifi soyuttan somuta taşıyalım, bugünün sosyalizmini gerçekleştirelim. Eğer devrimcilik bir yaşam biçimiyse; bunun gerekleri bugünün sosyalizmidir. Eğer sosyalizm, tüm insanlığın kardeşleşmesi ve mutluluğu ise bugünden geliştireceğimiz geniş aile ve kolektif mutluluk zeminleri neden bugünün sosyalizmi olmasın? Eğer sosyalizmi, Terry Eagleton’un dediği gibi “Başkasının mutluluğundan mutlu olma hali; yani ‘aşk’tır” biçiminde tanımlıyorsak; Beynelmilel filminde yapılan “İncir zamanı incir yemektir. Ama herkesin incir yemesi,” biçimindeki tarife katılıyorsak ve Marx’ın “en mutlu insan, en çok insanı mutlu edendir” dediğini biliyorsak bugün ne yapmamız gerektiğine dair de önemli ipuçlarına sahibiz demektir.
Teşhisi yani analizi doğru yaptığınızda bozulmanın, çürümenin, kötülüğün boyutunu tespit eder ve alternatifi ezberle değil ihtiyaçla bağlantılı olarak geliştirirsiniz. Tarkovski’nin “Dünyada ne kadar kötülük varsa güzellik yaratmak için de o kadar sebebimiz var demektir.” biçimindeki değerlendirmesi gerçekte “nasıl bir ütopya?” sorusunun anahtarıdır. Kötülük arttıkça, yaygınlaşıp çeşitlendikçe güzellik yaratmanın önemi artar.
Her döneme, her ülkeye, her koşula uyan bir özgürleşme çerçevesi yoktur, nereden ve nasıl tutsak alınmışsanız, kelepçeleriniz oradan ve ona uygun biçimde çözülecektir. “Özgürlüğün olmadığı bir dünyayla başa çıkmanın tek yolu, kendi varoluşunu bir başkaldırı haline getirecek kadar özgür davranmaktır.” (Albert Camus) Gerçekete bu, her an her yerde mücadele halinde, direnç ve yeniden üretim halinde olmaktır.
Bilinir ki özgürlük, yabancılaşmanın antitezidir. Kişiyi, bilinçli etkinliğinin yaratıcı/dönüştürücü sonuçlarıyla tanıştırır. Doğanın ve toplumun işleyiş yasalarının esiri olmaktan çıkarır ve o yasaları, belirli amaçlar için kullanılabilir hale getirir.












