Sessizliğimizi kimse kabullenmek gibi algılamasın sakın.
Burada dağlarda sadece güllerin gözyaşları yok artık, dağların dikenleri de ağlıyor diye sessiziz…
Ağlamak benim yurdumda yasa olmaktan çıkmalı artık!
Ben ölmedim ama kardeşim öldü, kardeşlerimiz öldü, yakınlarımız, babalarımız, kuzenlerimiz, çocuklarımız…
Ölülerimiz taşlandı, ölülerimiz buzdolaplarında saklandı, çocuklarımız diri diri yakıldı Cizre’de, Sivas’ta ve her yerde…
Akşama eve ekmek getir diyorlar; ölüyoruz, ölemeyince öldürüyoruz coğrafyası burası…
Buralarda bir bir daha iki etmiyor benim kınası silinmiş sürgünüm!
Diyorum ki; ey tanrı buradaki bütün aşkları topla ve ölümden çıkar, sonra da bütün ölümleri topla aşktan çıkar; dikenlerin de ağrısı ve yarası buradan başlıyor sevdiceğim:
Sürgündeki palamut, mağaradaki ekmek, yolunu gözlediğim oğul, beni gözyaşlarına ittiğin acı, Karkamış’ta tren istasyonunda unutulan o kadın…
Saat dört; herkes uyuyor, bir zeytin dalıyla konuşuyorum, Kobanî nerede diyor, eski bir rüzgârın sesi; istasyonda boş bir gıcırtı ve bir vagon; elimde kara bir tebeşir, seni çiziyorum durmadan o okuyamadığımız hayata…
Buralarda bir bir daha etmiyor, su akıyor ve puştluk yatağına dönüyor sevdiğim!
Ateşi bağrında hisset, hissetmiyorsan akıl verme ey tanrı, akıl vermek kolaydır…
Ateşe uçan pervaneler gibi sürgün edildik, sürgünün sürgünü olduk: sustuysak korkumuzdan değil, sustuysak; kimse bir daha o sürgünün ucunda boy vermesin diyedir…
Buralarda bir bir daha iki etmiyor sevdiğim, buralarda her gece sabah olmuyor, buralarda bazı geceler hep gece kalıyor!
Niyedir bilmiyorum, ama buralarda gecelerin hiç sabahı yok! Bir adadan bir düşe, bir düşten bir ölüme uğrayan sözcüklerden başka bir şey yok burada sevdiğim!
Mektuplar inancını yitirmiş, bütün düşler karadan ve havadan, bütün düşler yaralı…
İniyorum; polis kimlik soruyor, sen kimsin diyor; o yaralı Kürt sen miydin diyor; o yaralı hırsız sen miydin? Koşuyorum, yokuş aşağı…
Sevdiğim; buralarda bir bir daha iki etmiyor, susayım mı, ağlayayım mı, bıraktığın toprağa ne diyeyim, söyle?
Susmuyorum Didi, bekliyorum!
Bekliyorum didi, yokuştan yukarı, bekliyorum, acıdan içeri…
Hüseyin’in sesine susan biri geliyor, bak biri geliyor, bize aldırış etmeden biri geliyor…
Ekmeğin ve acının ortasından biri çıkıp geliyor, yokuş yukarı, korku aşağı….
Dedim ki, ben devrime hâlâ inanıyorum!
Dedim ki, ben aşka hâlâ inanıyorum!
Dedim ki, ben Kürdistan’a hâlâ inanıyorum!
İşte burada bir bir daha iki etmez sevdiceğim…
Ben meydanlara inanıyorum, meydanların inancına, meydanların gözyaşına…
Çarçıra’ya gidiyorum, bin dokuz yüz kırk altı’ya, Mahabat’a…. Umudun, direncin, teslim olmamanın yurduna yani….
İşte burada, ağlamanın başkentine gidiyorum, bir bir daha kaç eder; düşün sevdiğim; düşün, kaç eder, buralarda iki etmiyor, o kadar uzaksın ki, aramıza kaç ölüm asılıyor, aramıza kaç ömür biçiliyor; Garop uyanıyor mezarından bak: kimsiniz siz! diyor bize.
Ben merhametin merhemini arıyorum, acının ve gitmenin merhemini…
Ve buralarda neyi toplarsan topla sevdiğim hiç bir işlem iki etmiyor artık.
Yorgun yüzünü de yazacağım senin bir gün Didi.












