“Günlerdir yaşıyorum ama yaşamıyorum” hissindeyim. İşe gidiyorum. Sorumluluk alıyorum. Konuşup iletişim kuruyorum. Tiyatro kursuna gidiyorum. Yazıyorum. Bakıldığında hayatım dolu dolu. Tüm bunlara rağmen önemli bir eksik var: Neşeli değilim. Sadece ben mi? Etrafımdaki çoğu insan, hayata karşı donuk, kapalı. Sevinç, heyecan gibi duygular sanki eskisi kadar hissedilmiyor. Yüzler gülmüyor.
Nasıl bir derde düştük?
Hayatta kalmak için yaşamaktan vazgeçmek zorunda kaldık. Enerjimizi hayatı yaşamaya değil, taşımaya harcıyoruz. Sürekli haksızlığa uğradığımız, ekonomik zorluklarla dolu, hiçbir şekilde güvende hissetmediğimiz, tutarsız insanların bulunduğu bir çevrede bedenlerimiz kronik olarak alarmda. Her şey yolunda giderken bile açıklanamayan bir huzursuzluk içindeyiz.
Daha kötüsü olamaz, dediğimiz anda bile düşünebileceğimizden daha kötüsünün yaşandığı zamanlar bunlar. Hak aramanın cezaya, umudun hayal kırıklığına dönüştüğü kaotik bir yapı… Bu yapının içinde hırsızlar, katiller, kendi hırsları uğruna ülkeyi feda eden yöneticiler, fakirlik güzellemesi yaparken deveyi havutuyla yutanlar, uyuşturucu müptelaları, ahlak düşkünleri, Atatürk düşmanları daha kimler kimler var?
Bunları düzeltmekle sorumlu asıl kişiler görevlerini layıkıyla yapmadıklarından ülkeyi, ekonomiyi, adaletsizliği, belirsizliğin verdiği korkuyu sırtlamış, yaşamaya çalışıyoruz. Bu yük fazla. Taşıyamayacağımız kadar ağır. Kendimizi biraz olsun iyi hissedebileceğimiz güvenli bir liman olsa ne güzel olur. Ama öyle bir liman yok.
Belki sadece şu mümkün: Hayatın bütün yükünü taşımaktan vazgeçmek. Yüklerden vazgeçmek, bizim hayattan ne beklemeye cesaret edebildiğimizi gösterir.
Bu bir kaçış değil, yaşadıklarımızla uzlaşma çabası. Hayatın var olan ama unuttuğumuz tadını hatırlamaya çalışma.







