Bugün pazar, bugün sokağa çıkma yasağı var!

Sevgili Tamer,

Dur, hemen endişelenme. Öyle “sıkıyönetim” in ilan ettiği bir yasak değil. En devrimcinin, en aydınının kendi kendine yasak koyduğu bir yasak, bir “sıkıyönetim” . Buna neo liberal faşizm mi, pos modern faşizmi mi denilir? Bilemem. Silahsız külahsız insanlara, “sokağa çıkmayın!” diyorlar ve insanlar hiç itiraz etmeden sokağa çıkmıyorlar. İşe gitmiyorlar, dükkanlarını açmıyorlar. Aç kalıyorlar, işleri, paraları yok. Ne yiyip ne içtikleri bilinmiyor. “Hayır” da demiyorlar. İşte böyle insanlara külhlarını ters giydirilen bir süreç yaşıyoruz.
Yasağı delip sokağa çıkanların aydın zümrelerece kınandığı bir sokağa çıkma yasağı düşünebiliyor musun?! Bütün değer yargılarının altüst olduğu; yasağa karşı çıkanların “bilim insanlarınca” ‘cahil cühela’ görüldüğü günlerin yaşandığı yasaklı bir pazar…

Ben mi? Benim hem basın kartım var, gazeteciyim; hemde film çevirdiğim için sokağa çıkma iznim var olum…
“Gene ne filmler çeviriyorsun?” dediğini duyar gibi oluyorum. Anlatırım…

Sana geldim arınmak için. Sen benim en saf, en temiz yüzümsün.

Toprağına “telgraf çiçeği” ektiğimden beri üç hafta geçti. Üç haftadır sessiz sedasız gelip gidiyorum sana. Sana, ‘ben geldim’, ‘Ben geldim, nasılsın?’ demeden. ‘Geldim, merak ettim. Ve belki de ilk kez seni merek etmeden toprağına diktiğim çiçekler için geldim, üzgünüm’ diyemedim. Telgraf çiçeklerini kıskandın mı yoksa? Kızma bu basit bir merak. Merak iyidir bilirsin…

Soru sormak devrimci bir eylemdir.

Toprağına ektiğim çiçeklerin yeterince arsız mı? merak ettim. Çiçeklere, ağaçlara, yeşilliklere sevgi vermezsen küserler, diye aklımda kalmış.
Geldim, gördüm. Üzerini örten telgraf çiçeklerine mesaj yüklemişsin, okudum.

“Ben iyiyim, sizleri yorgun gördüm. Yılmayın, savaşın. Savaşmak, ‘her güzel şeylere gebe eski şeylerin ebesidir’. Unuttunuz mu?”

Eğildim, eşeledim toprağını. Mor renginde kayboldum çiçeklerinin. Öptüm, okşadım, suladım onları ve baktım “mezar” demekten kortuğum taşındaki fotoğrafına. Konuştum fotoğrafınla. Parmak uçlarımla taradım saçlarını. Soğuk mermerden duran ak, sıcak yüzüne baktım. Siyah beyazdı geçen günler. ‘Ne güzeldi ah o günler, o günler!’ Siyah beyazda kaybolan sonsuz hayat renklerini gizleyen o günler… Bir daha geri dönülür mü o yıllara, bilemem. Ama eğer geri dönülseydi sözlerde denildiği gibi : ‘bir ömür verirdim ben yine yoldaşlarımla geçen bir günlük mutluluğa.”

“Eee neler yapıyor, ne işler çeviriyorsun” diyecek olursan.
Film çeviriyorum, diyebilirim. Şaşırdın,
“ne filmi mi?” diyorsun? Film olum, bildiğin film işte!!
Hayır, mecez anlamada film değil, bildiğin sinema filmi.
Ezel Akay, tanımazsın. Bizim zamanlarımızda yoktu. Ama boru değil adam şimdi film çeviriyor. Vede iyi çeviriyor. Ben mi? Yok oyuncu değilim. Sanat ekibindeyim, ekip başı. Çok artistik adı var : Art direktör! Vay vay vay! Bu işe başlayana kadar tövbe böyle bir görev tanımını bilmiyordum. Türkçesi, Sanat Yönetmeni, diyorlar. Bende bilmiyorum birden kendimi mekanda, dekorunun ortasında, film setinde buldum. “Hayır, yapamam” dedim Ezel hocaya. “Yaparsın” dedi. Yapıp yapamayacağım artık onun sorunu oldu. !

Şimdi “motor” deme zamanı.

Sessizlik!… Ses, kayıt, kemera, çak, bir, iki, üç… oyun…

Ezel Akay bir “şizofren” adam! . Akıl almaz. Satrançta onbeş hamle ötesini görerek konuşuyor. Onbeş çarpı eşittir sonsuz hamle. Oyuncuların kostümünde modacı, saçlarında kuaför, dekorunda sanat, ışığında görüntü yönetmeni oluyor. Oyuncuların ruhuna giriyor. Onlara nasıl davranması gerektiğini söylüyor bizlere anlamsız gelen maestro hareketleriyle. Biz onları beyaz perdede, mavi ekrandan izliyoruz. Bazen keyfle, bazen hüzünle. Hepsi kilim gibi dokunuyor. Baktığınızda anlam veremediğimiz sesler, desenler, renkler, oyuncular… birşeylere benzetemediğimiz devinimleri parça parça montajlandığında karşımıza film olarak çıkıyor. Ah Tamer, o kadrajın dışında neler oluyor bir bilsen. Ne karmaşa, ne telaş ama mutlak sessizlik.

Sesizlik, bir, iki, üç motor… Oyun…

Birgün set sonrası eve dönmüş dinlenirken Ezel hocadan bir mesaj aldım. Adı Rojda olan genç bir kızımız, Ezel’e mesaj atmış. “İzin verirseniz çevirdiğiniz filmde gönüllü asistanlık yapmak istiyorum.” diyerek. Ezel hocada bana pas etti. Asistan aracılığı ile sete çağırdım. Mimarlık okumuş ama sinemacı olmak istiyor. Sessiz sedasız ama arı gibi çalışan düzgün biri. Madem mimarlık okumuş ona film çevrilen konağın maketini yapmasını söyledim. Hoca istemişti filmin bir sahnesi için gerekliydi. Oda benim gibi hareketli geçen çekim sürecinde benzerine az rastlanır bir deneyime sahip oluyor.
Herşey, yaşımın altmışını devirdiği bir öğlen vakti Ezel hocadan aldığım bir teklifle başladı. “Sinemacı” oldum! O beni, bir teklifle hayatıma dokundu. Bende Rojda’nın.

Bir elim ile aldım, öbür elimle verdim. Al, ver, al ver…
Hayat böyle güzel değil mi?
Ne diyelim, sinerji mi?

Memet Sönmez
28 03 2021

Rojda, Ezel, Memet

guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
Rojda Ayaz

Yüreği güzel insanlara bu çağda ne kadar az raslandığını yavaş yavaş öğrendiğim yıllarımda.Siz iki kocaman yürekli adam ışık oldunuz ,umut oldunuz.İçimde kurumaya yüz tutan her şeyi yeniden yeşerttiniz.Ne kadar teşekkür etsem az 🙂 Var olun.

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x