Siyasetin Sınıfsal Karakteri
“Siyaset kirlidir” sözü, modern toplumda neredeyse sorgulanmaksızın kabul edilen yaygın bir yargıya dönüşmüş durumda. Oysa bu yaklaşım, siyaseti tarihsel ve sınıfsal bağlamından koparan, onu soyut bir ahlak problemine indirgeyen yüzeysel bir genellemedir. Marksist açıdan siyaset; bireylerin kişisel niyetlerinden ya da ahlaki özelliklerinden önce, toplumsal üretim ilişkilerinin ve sınıf mücadelelerinin yoğunlaşmış ifadesidir. Bu nedenle hangi siyasetin neden “kirli” olduğu sorusu, hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiği sorusundan ayrı düşünülemez.
Marx ve Engels, devletin ve siyasal kurumların sınıflar üstü değil, tarihsel olarak egemen sınıfın tahakkümünü sürdürmesinin araçları olduğunu ortaya koyar. Komünist Manifesto’daki “Modern devletin yürütme organı, bütün burjuva sınıfının ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir.” ifadesi modern siyasetin sınıfsal özünü çarpıcı biçimde özetler.
Bu yaklaşım, devletin “tarafsız hakem” olduğu yönündeki liberal miti kökten reddeder. Çünkü kapitalist toplumda üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sınıf, yalnızca ekonomik yaşamı değil; hukuku, medyayı, eğitimi ve siyasal alanı da belirleme gücüne sahiptir. Dolayısıyla parlamentolar, seçimler, anayasal kurumlar ve partiler biçimsel olarak halk egemenliğini temsil ediyor görünse de maddi yaşamın temelini oluşturan özel mülkiyet ilişkileri sorgulanmadığı sürece siyaset, sermaye egemenliğinin sınırları içinde işler.
Burjuva siyasetinin “kirliliği” de tam burada ortaya çıkar. Çünkü bu siyaset biçimi, toplumsal eşitsizliklerin kaynağı olan üretim ilişkilerini ortadan kaldırmak yerine onları yönetilebilir ve sürdürülebilir kılmaya çalışır. Halk adına konuşur; fakat sermaye düzeninin devamlılığını esas alır. Emekçilerin taleplerini sistem içine çekerek etkisizleştirir, sömürünün kendisini değil sonuçlarını tartışır.
Lenin de Devlet ve Devrim’de devletin özünü “Devlet, bir sınıfın başka bir sınıfı ezme makinesidir.” biçiminde tanımlar. Bu nedenle Marksizm açısından siyasal krizler, parti içi çekişmeler ya da iktidar mücadeleleri yalnızca kişisel ihtiraslarla açıklanamaz. Görünürde farklı ideolojik pozisyonlar taşıyan düzen partileri çoğu zaman aynı ekonomik düzenin sınırları içinde hareket eder. Çatışma, sömürünün ortadan kaldırılması üzerine değil; mevcut düzenin hangi siyasal kadrolar eliyle yönetileceği üzerine şekillenir.
Bugün geniş halk kesimlerinde siyasete yönelik büyüyen güvensizliğin temel nedeni de budur. İnsanlar yalnızca siyasetçilerin tutarsızlığını değil, siyasetin giderek halktan kopmuş profesyonel bir iktidar alanına dönüşmesini deneyimlemektedir. Ancak bu durumun nedeni “siyasetin doğası” değil; kapitalist toplumda siyasetin sermaye egemenliği altında biçimlenmesidir.
Dolayısıyla “siyaset kirlidir” önermesi eksik ve ideolojik bir önermedir. Doğru ifade, “Sermaye düzeninin siyaseti kirlidir.” biçiminde olmalıdır. Çünkü eşitsizliğin, sömürünün ve sınıfsal tahakkümün devamlılığını sağlamak üzere örgütlenmiştir. Devrimci siyasetin tarihsel meşruiyeti ise tam tersine, bu tahakküm ilişkilerini ortadan kaldırma hedefinden doğar.
Burjuva Siyasetinin Gerçek İşlevi
Burjuva siyaseti kendisini toplumun ortak çıkarlarını temsil eden nötr bir alan olarak sunar. Liberal ideolojiye göre parlamento, seçimler, anayasa ve siyasal partiler; farklı toplumsal kesimlerin özgürce rekabet ettiği demokratik mekanizmalardır. Bu anlatıya göre devlet, toplumdaki çıkar çatışmalarının üzerinde duran tarafsız bir hakemdir. Ancak Marksizm açısından bu görünüm, kapitalist toplumun sınıfsal gerçekliğini perdeleyen ideolojik bir biçimdir.
Kapitalist düzende ekonomik iktidarı elinde bulunduran sınıf, siyasal alan üzerinde de belirleyici bir güce sahiptir. Sermaye yalnızca fabrikalara, bankalara ya da şirketlere değil; medya aygıtlarına, düşünce kuruluşlarına, akademik üretime, kültürel mekanizmalara ve kamusal söylemin üretimine de hükmeder. Böylece siyaset alanı görünürde çoğulcu olsa bile, gerçekte sermaye düzeninin sınırları içinde işleyen kontrollü bir rekabet alanına dönüşür.
Marx’ın altyapı–üstyapı ilişkisine dair çözümlemesi tam da bunu anlatır. Ekonomik yapı yalnızca üretim ilişkilerini değil, hukuku, siyaseti ve egemen düşünceleri de biçimlendirir. Alman İdeolojisi’nde geçen “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir.” biçimindeki ifade bu açıdan önemlidir.
Dolayısıyla burjuva siyasetinin temel işlevi toplumu dönüştürmek değil, mevcut üretim ilişkilerini yeniden üretmektir. Seçimler değişebilir, hükümetler düşebilir, partiler bölünebilir, liderler tasfiye olabilir; fakat özel mülkiyet düzeni ve sermaye egemenliği sorgulanmadığı sürece sistem kendi sürekliliğini korur.
Bu nedenle düzen siyasetinde “radikal değişim” söylemleri çoğu zaman sistem içi restorasyon hareketlerine dönüşür. Kriz dönemlerinde burjuva siyaseti kendisini yeniden düzenler, yeni kadrolar üretir, yeni ittifaklar kurar; fakat emek-sermaye çelişkisinin özüne dokunmaz. Çünkü burjuva siyasetinin tarihsel sınırı sermaye düzenini aşamaz.
Rosa Luxemburg, reformizm eleştirisini geliştirirken bu sınırı açık biçimde ortaya koyar. Ona göre düzen içi reformlar, işçi sınıfının yaşam koşullarında geçici iyileşmeler sağlayabilse de kapitalizmin sömürü karakterini ortadan kaldırmaz. Çünkü sorun yalnızca kötü yönetim değil, üretim araçlarının özel mülkiyetidir.
Burjuva siyasetinin kirli karakteri de burada görünür hale gelir. Çünkü bu siyaset biçimi, toplumsal sorunların kaynağını gizleyerek onları teknik yönetim meselelerine indirger. İşsizlik “piyasa sorunu”, yoksulluk “dağıtım problemi”, sömürü ise “ekonomik zorunluluk” olarak sunulur. Böylece sistemin kendisi tartışma dışı bırakılır.
Bugün düzen partileri arasındaki sert polemiklerin kısa süre içinde uzlaşmaya dönüşebilmesi tesadüf değildir. Çünkü çatışmanın sınırları çoğu zaman sermaye düzeninin ihtiyaçları tarafından belirlenir. Rekabet gerçek olsa bile, bu rekabet aynı toplumsal düzenin yönetimi üzerinedir. Emekçi sınıfların bağımsız siyasal hattı ortaya çıkmadığı sürece, siyasal mücadele çoğunlukla egemen sınıf içi fraksiyon çatışmalarına indirgenir.
Antonio Gramsci bu durumu “hegemonya” kavramıyla açıklar. Burjuvazi yalnızca zor kullanarak değil, kendi dünya görüşünü toplumun doğal ve kaçınılmaz gerçeğiymiş gibi kabul ettirerek yönetir. Burjuva siyaseti de bu hegemonyanın siyasal örgütlenme biçimidir. İnsanlara düzenin değiştirilemez olduğu fikrini benimsetir; siyaseti devrimci dönüşümün değil, mevcut sistemin daha “istikrarlı” yönetilmesinin alanına indirger.
Bu yüzden burjuva siyaseti yalnızca kirli değil, aynı zamanda sınırlandırıcıdır. Toplumsal hayal gücünü daraltır. İnsanlara eşitsiz bir dünyayı “gerçekçilik”, sömürüyü “ekonomik zorunluluk”, sermaye egemenliğini ise “demokrasi” olarak sunar. Tam da bu bağlamda onun gerçek işlevi, düzeni değiştirmek değil, düzeni yönetmektir.
Burjuva Siyasetinde İlkesizlik Yapısal Bir Niteliktir
Burjuva siyaseti tartışılırken çoğu zaman yozlaşma, tutarsızlık, fırsatçılık ya da ilkesizlik gibi olgular bireysel ahlak sorunları olarak ele alınır. Liderlerin kişisel hırsları, siyasetçilerin kariyer hesapları ya da parti içi klik mücadeleleri öne çıkarılır. Gerçekte ise bunlar tesadüfi olgular değil, burjuva siyasetinin yapısal karakterinin doğal sonuçlarıdır. Çünkü kapitalist toplumda siyaset, toplumsal kurtuluş mücadelesinden giderek koparılmış ve profesyonel bir yönetim alanına dönüştürülmüştür. Burjuva siyasetçisi, halkın tarihsel çıkarlarını temsil eden bir özne olmaktan çok; devlet aygıtı içinde konum elde etmeye çalışan profesyonel bir aktöre dönüşür. Böyle bir zeminde ilke, çoğu zaman iktidar stratejisinin gerisine düşer.
Lenin, parlamentarizmin sınırlarını tartışırken burjuva demokrasisinin bu karakterine dikkat çeker. Parlamenter sistem biçimsel eşitlik görüntüsü üretse de siyasal yaşam fiilen sermaye ilişkileri tarafından kuşatılmıştır. Bu nedenle düzen siyaseti içinde yükselen aktörler çoğu zaman sistemin ihtiyaçlarına uyum sağlamak zorunda kalır. Radikal söylemler zamanla törpülenir, “gerçekçilik” adına düzenle uzlaşılır.
Burjuva siyasetinde pragmatizmin merkezileşmesi de bunun sonucudur. Çünkü temel mesele toplumsal dönüşüm değil, iktidarın yönetimidir. Böyle olunca siyasal pozisyonlar kolayca değişebilir; dün sert biçimde eleştirilen aktörlerle bugün ittifak kurulabilir, “kırmızı çizgiler” kısa sürede esneyebilir. Seçim dönemlerinde yükselen halkçı söylemler, kriz anlarında yerini sermaye çevrelerine güven verme çabasına bırakabilir.
Bu durum yalnızca belirli ülkelerde ya da partilerde değil, kapitalist siyasetin genel işleyişinde görülür. Çünkü burjuva siyaseti, özü gereği sermaye birikiminin istikrarını tehdit etmeyecek sınırlar içinde hareket eder. Düzenin ihtiyaçları ile siyasal aktörlerin davranışları arasındaki bağ tam da burada ortaya çıkar.
Nicos Poulantzas, kapitalist devleti yalnızca baskı aygıtı olarak değil, egemen sınıf ilişkilerini organize eden bir yapı olarak değerlendirir. Devlet, farklı sermaye fraksiyonları arasındaki dengeleri kurarken aynı zamanda sistemin bütünlüğünü korur. Burjuva siyasetçilerinin sürekli manevra yapmak zorunda kalmasının nedeni de budur. Siyaset, halkın taleplerinden çok sermaye düzeninin sürekliliği ekseninde şekillenir.
Bu nedenle düzen içi siyasal krizler çoğu zaman gerçek bir sistem tartışmasına dönüşmez. Parti içi mücadeleler, liderlik savaşları, adaylık gerilimleri ya da hizip çatışmaları yoğun biçimde yaşansa bile; tartışmanın sınırları kapitalist düzen tarafından çizilir. Emek-sermaye çelişkisi görünmez hale gelirken siyaset kişiselleşir. Halkın yaşamını belirleyen sınıfsal meseleler geri plana itilir; siyasal alan medya performanslarına, algı operasyonlarına ve güç mücadelelerine indirgenir.
Bugün geniş toplum kesimlerinin siyasete duyduğu güvensizlik de buradan beslenmektedir. İnsanlar yalnızca yolsuzluk ya da tutarsızlık görmüyor; siyasal alanın giderek ilkesiz bir kariyer mekanizmasına dönüşmesine tanıklık ediyor. Ancak Marksist açıdan bu yozlaşma, “insan doğasının kötülüğü” ile açıklanamaz. Sorun, siyasetin sermaye düzeninin sınırları içinde profesyonelleşmiş olmasıdır.
Antonio Gramsci’nin belirttiği gibi, kriz dönemlerinde “eski ölmekte, yeni ise henüz doğamamaktadır.” Tam da bu ara dönemde siyasal çürüme yoğunlaşır. Çünkü düzen kendi meşruiyetini kaybederken, onu aşacak örgütlü toplumsal güç yeterince ortaya çıkmamıştır. Böyle dönemlerde burjuva siyaseti daha da saldırgan, daha da pragmatik ve daha da ilkesiz hale gelir.
Dolayısıyla burjuva siyasetindeki ilkesizlik bireysel bir ahlak sorunu değil; sermaye egemenliğinin siyasal mantığının sonucudur. Çünkü düzen siyaseti için temel mesele hakikat ya da toplumsal kurtuluş değil, mevcut iktidar ilişkilerinin sürdürülebilirliğidir. Bu nedenle orada ilke çoğu zaman araçsallaşır, siyaset ise giderek halktan kopmuş bir yönetim tekniğine dönüşür
Burjuva Siyaseti ve Rıza Üretimi
Kapitalist toplumlarda egemenlik yalnızca polis, ordu, yasalar ya da açık baskı mekanizmalarıyla sürdürülmez. Modern burjuva düzeninin asıl gücü, kendi çıkarlarını toplumun genel çıkarı gibi gösterebilme kapasitesidir. Bu nedenle burjuva siyaseti yalnızca ekonomik ve siyasal bir örgütlenme biçimi değil, aynı zamanda ideolojik bir hegemonya mekanizmasıdır.
Antonio Gramsci’nin de belirttiği gibi egemen sınıflar yalnızca zor kullanarak değil, toplumun geniş kesimlerinin rızasını üreterek yönetir. İnsanlar çoğu zaman kendilerini sömüren toplumsal ilişkileri doğal, kaçınılmaz ve hatta meşru olarak kabul etmeye yönlendirilir. Böylece tahakküm yalnızca dışsal bir baskı olmaktan çıkar; gündelik yaşamın düşünsel sınırlarına yerleşerek içselleşir.
Burjuva siyaseti bu hegemonik üretimin merkezinde yer alır. Çünkü siyasal alan, düzenin temel varsayımlarını sürekli yeniden üretir. “Ekonominin kuralları”, “piyasaların hassasiyeti”, “istikrar ihtiyacı”, “yatırımcı güveni”, “ulusal çıkar” ya da “demokratik olgunluk” gibi kavramlar çoğu zaman sermaye düzeninin ihtiyaçlarını evrensel gerçekler gibi sunmanın araçları haline gelir.
Bu noktada Louis Althusser’in “ideolojik devlet aygıtları” kavramı önemli ve açıklayıcıdır. Althusser’e göre egemenlik yalnızca baskı aygıtlarıyla değil; okul, medya, aile, din, hukuk ve kültür aracılığıyla yeniden üretilir. Burjuva siyaseti de bu ideolojik aygıtlarla iç içe geçerek çalışır. Medya belirli siyasal sınırları “makul”, bazılarını ise “aşırı” ilan eder. Düzeni sorgulayan talepler marjinalleştirilirken, sermaye düzenine uyumlu siyasal pozisyonlar “sorumluluk” ve “gerçekçilik” olarak sunulur.
Bu nedenle kapitalist toplumlarda siyasal tartışmalar çoğu zaman sistemin özünü görünmez kılar. İşsizlik, düşük ücretler, özelleştirmeler, borçluluk ya da yoksulluk; üretim ilişkilerinin sonucu olarak değil, kötü yönetim ya da teknik hata olarak tartışılır. Sorun sistemin kendisinde değilmiş gibi gösterilir. Böylece halkın öfkesi düzenin temellerine değil, belirli siyasal aktörlere yönlendirilir.
Tam da bu bağlamda burjuva siyasetinin en önemli başarısı, insanlara alternatifin imkânsız olduğu duygusunu aşılamakta yatar. Kapitalizm tarihsel bir toplumsal sistem olmaktan çıkarılıp insan doğasının değişmez sonucu gibi sunulur. Siyaset ise toplumu dönüştürmenin değil, mevcut düzeni daha verimli yönetmenin alanına indirgenir.
Margaret Thatcher’ın meşhur “Başka alternatif yok” sözü, neoliberal dönemin hegemonik ruhunu açık biçimde ifade eder. Bu anlayışa göre siyaset artık sınıf mücadelelerinin değil, piyasa gerçeklerine uyum sağlamanın sanatıdır. Burjuva siyaseti tam da bu noktada depolitize edici bir işleve sahip olur: İnsanları kolektif dönüşüm fikrinden uzaklaştırır.
Bugün geniş toplum kesimlerinde görülen siyasal umutsuzluk ve apolitizm de büyük ölçüde bu hegemonik üretimin sonucudur. İnsanlara sürekli olarak bütün partilerin aynı olduğu, hiçbir şeyin değişmeyeceği, siyasetin kaçınılmaz biçimde kirli olduğu fikri pompalanır. Böylece düzen karşıtı potansiyel enerjinin örgütlü siyasal bilince dönüşmesi engellenir.
Gerçekte ise tam da bu nedenle bağımsız devrimci siyaset yaşamsaldır. Çünkü egemen ideolojinin en büyük gücü, sömürü düzenini görünmez hale getirmesidir. Devrimci siyasetin görevi ise bu görünmezliği parçalamak; toplumsal ilişkilerin sınıfsal özünü açığa çıkarmaktır.
Burjuva siyaseti, insanlara mevcut dünyanın tek mümkün dünya olduğunu anlatmaya çalışır. Devrimci siyaset ise başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatır.
Devrimci Siyasetin Tarihsel ve Ahlaki Meşruiyeti
Burjuva siyaseti ile devrimci siyaset arasındaki temel fark yalnızca yöntem farkı değildir; iki farklı tarih anlayışı, iki farklı toplum tasarımı ve iki farklı insan anlayışı arasındaki ayrımdır. Burjuva siyaseti mevcut düzenin sınırları içinde hareket ederken, devrimci siyaset bu düzenin tarihsel olarak aşılabilir olduğunu savunur. Bu nedenle devrimci siyaset yalnızca bir iktidar mücadelesi değil, insanlığın özgürleşme mücadelesidir.
Marx için insanlık tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Köleci toplumdan feodalizme, feodalizmden kapitalizme kadar bütün toplumsal düzenler belirli egemenlik ilişkileri üzerine kurulmuştur. Kapitalizm de bu tarihsel sürecin sonu değil, çelişkiler taşıyan geçici bir aşamasıdır. Bu nedenle Marksizm açısından devrimci siyaset, tarihin doğal akışına dışarıdan müdahale eden romantik bir irade değil; kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden doğan tarihsel bir zorunluluktur.
Burjuva siyaseti özel mülkiyetin, sınıfsal ayrıcalıkların ve sermaye egemenliğinin devamını esas alır. Devrimci siyaset ise tam tersine, insanın insan tarafından sömürülmediği bir toplumsal düzen hedefler. Onun yöneldiği şey yalnızca hükümet değişikliği değil; üretim ilişkilerinin dönüşümüdür. Çünkü sömürünün kaynağı yalnızca kötü yöneticiler değil, üretim araçlarının belirli bir sınıfın elinde toplanmış olmasıdır.
Rosa Luxemburg’un “Ya sosyalizm ya barbarlık.” sözü tam da bu tarihsel ayrımı ifade eder. Bu ifade yalnızca politik bir slogan değil, kapitalist toplumun kriz dinamiklerine dair tarihsel bir uyarıdır. Kapitalizm büyüdükçe eşitsizlikleri, savaşları, yoksulluğu ve insanın yabancılaşmasını da büyütür. Sermaye birikimi insan ihtiyaçlarının önüne geçtiği ölçüde toplum daha derin çelişkiler üretir. Devrimci siyaset ise bu barbarlık eğilimine karşı insanlığın kolektif kurtuluş olasılığını temsil eder.
Bu nedenle devrimci siyasetin ahlaki meşruiyeti bireysel “iyi niyet”ten değil, tarihsel yöneliminden kaynaklanır. Çünkü onun amacı belirli bir ayrıcalıklı grubun çıkarlarını korumak değil; sınıfları, sömürüyü ve tahakküm ilişkilerini ortadan kaldırmaktır. Burjuva siyasetinin merkezinde rekabet, kariyer ve iktidar yönetimi bulunurken; devrimci siyasetin merkezinde kolektif kurtuluş fikri yer alır.
Che Guevara’nın “Gerçek devrimciyi büyük sevgi duyguları yönlendirir” sözü de bu bağlamda anlaşılmalıdır. Buradaki sevgi bireysel duygusallık değil; insanlığın özgürleşmesine duyulan tarihsel bağlılıktır. Devrimci siyaset yalnızca öfkeye değil, insanın daha eşit ve onurlu bir yaşam kurabileceğine dair inanca dayanır.
Burjuva ideolojisi ise devrimci siyaseti çoğu zaman “ütopyacı”, “tehlikeli” ya da “gerçek dışı” olarak göstermeye çalışır. Çünkü kapitalizmin en büyük ideolojik başarısı, kendi tarihsel sınırlarını insanlığın doğal sınırları gibi sunabilmesidir. Oysa tarih, hiçbir toplumsal düzenin sonsuz olmadığını gösterir. Feodalizm nasıl çözüldüyse kapitalizm de çözülecektir.
Lenin’in söylediği gibi “Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz.” Bu nedenle devrimci siyaset yalnızca tepki değil, bilinç meselesidir. Sömürünün görünür sonuçlarına değil, onun maddi kaynaklarına yönelir. Yoksulluğu yardım politikalarıyla hafifletmeye değil, yoksulluğu üreten toplumsal ilişkileri ortadan kaldırmaya çalışır.
Tam da bu yüzden devrimci siyaset, burjuva siyasetinin aksine tarihsel olarak ilerici bir karakter taşır. Çünkü amacı düzenin restorasyonu değil, insanlığın özgürleşmesidir. Onun temizliği de buradan, egemenliği sürdürmekten değil, egemenlik ilişkilerini ortadan kaldırmaktan yana olmasından gelir.
Kirlenen Siyaset Değil, Düzenin Kendisidir
Bugün düzen siyasetinde yaşanan krizler artık istisnai olaylar olmaktan çıkmış durumdadır. Parti içi tasfiyeler, kişisel iktidar mücadeleleri, sürekli değişen politik pozisyonlar, ilkesiz ittifaklar ve medya gösterisine dönüşmüş siyasal çatışmalar; burjuva siyasetinin yapısal çürümesini daha görünür hale getiriyor. Geniş toplum kesimlerinin siyasete duyduğu öfke de yalnızca belirli aktörlere değil, giderek düzenin bütününe yöneliyor. Çünkü insanlar artık aynı sistem içinde dönen iktidar mücadelelerinin kendi yaşamlarında gerçek bir dönüşüm yaratmadığını daha açık biçimde görüyor.
İşte tam da bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor. Devrimci siyaset, bu çürümüş siyasal alanın içinde daha “ahlaklı” ya da daha “dürüst” bir yönetim alternatifi üretme çabası değildir. Çünkü sorun yalnızca kötü siyasetçiler ya da yanlış yönetim teknikleri değildir. Sorun, siyasetin sermaye egemenliğinin sınırları içinde şekillenmesidir. Bu nedenle devrimci siyasetin görevi, düzen içi güç mücadelelerinin bir parçası haline gelmek değil; emekçi sınıfların bağımsız siyasal hattını bu kirli denklemin dışında ve karşısında örgütlemektir.
Bugün gerçek alternatif, burjuva siyasetinin iç dengelerinde yeni pozisyonlar aramakta veya mevcutlar içinde birine yedeklenmekte değil; sermaye düzeninden bağımsız, net sınıfsal çizgilere sahip bir siyasal odak yaratmaktadır. Çünkü düzenin krizleri kendiliğinden özgürleşme üretmez. Eğer örgütlü devrimci bir hat ortaya çıkmazsa, siyasal çürüme yalnızca daha derin bir umutsuzluk ve toplumsal çözülme yaratır.
Bu nedenle mesele siyasetten kaçmak değil, siyaseti sermaye egemenliğinden kurtarmaktır; pragmatik değil programatik davranmaktır. Düzeni daha iyi yönetmek için değil, sömürü düzenini ortadan kaldırmak için mücadele etmektir.












