“Uyanmak rüyayı sonlandırmaz”. Sahi, gerçekten de kendi dünyanızda kalırsınız, hatta istemezseniz bitirmezsiniz de rüyanızı… Bir arkadaşınızla tartışırsınız, belki kırıcı davranırsınız birbirinize ve “soğuk” ayrılırsınız. İkiniz de biliyorsunuzdur aslında bir incir çekirdeğini bile doldurmayacak denli küçük, sıradan bir şeydir aranızdaki kırgınlık nedeni. Kendinizce, haklılık payınızı arttırmak için ‘ama’, ‘yine de’, ‘şu da var’ gibi gerekçeler üretirsiniz. Karşınızdaki kişi de aynı duygulardadır. Zaman geçtikçe daha bir dallanır budaklanır o “sorun” ve yıllar geçer; neden sonra aklınıza geldiğinde iş işten geçmiştir artık.
Ben Lerner’in “Transkripsiyon” romanı (novella da diyebiliriz aslında) en tam da bu durumu anlatıyor. İsimsiz birinin, hocasıyla yaptığı bir söyleşi bu. İsimsizliğinin de etkisiyle olsa gerek bir kadın karakter diye canlandı zihnimde; neden sonra erkek olduğu belirince şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Önemsenmeyebilir, ama ayrıntılı ve akıcı anlatım etkendi. Aslına bakılırsa, Lerner, gerçekten başarılı betimlemelerinde. İngilizce aslından okuyanlar, Hakan Toker’in çevirisini de göz ardı edilmemesinden yanalar.
Küçük bir kıvılcım…
Sanatçı Thomas’la röportaj için giden gazeteci, telefonunu suya düşürür. Başka kayıt cihazı olmadığından eli ayağı birbirine dolaşır. Zor bela randevu almıştır, ya “kızarsa” ya konuşmamayı tercih ederse diye içi içini yer. Ezbere bildiği tek numara vardır, ama ona ulaşamaz. Hocası, birkaç kez, kayıt ediyor musun diye sorar, her seferinde “evet” demesi kendisinin içinde düştüğü zorluğun altından kalkamayacağını düşündürür.
Şimdi kendinizi koyun gazetecinin ve hocanın yerine… Kafasında kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor dedikleri çözümsüzlük; kırk katır mı, kırk satır mı sorunsalı… Ya da kırk tilkinin kırkının da kuyruğu birbirine kördüğüm. Nasıl olacak!
Biraz da bu değil mi, her şey?
“Hem oyunun parçası hem hata. Sanatta mümkün hale gelen ‘üçüncü seçenek’ bu”… Bir başka “üçüncü seçenek” ilaç ile zehrin bir arada oluşunda. Gözler birbirine yönelir ve iki kişi gülümser hiç tanışmamış olsalar da… Bütün roman bu çelişki ya da karşıtlık üzerine kurulu. Bu çelişkiler ya da karşıtlıklar hepimiz için geçerli değil mi, her an? Sizin durumunuz, içinde bulunduğunuz ruh hali, duygularınız belirleyici oluyor. Siz iyiyseniz iletişim de iyi oluyor, değilseniz… eyvah!
Bunu yazar, bir fıkra ile aktarıyor… Bir öğrenci kahve alıyor, diyelim ki, 100 TL. onu içtikten sonra, bir kahve daha istiyor, bu kez fiyatı 135 TL. Çünkü enflasyon nedeniyle yükselmiş fiyatlar. Garson, “iki kahveyi aynı anda isteseydiniz bu fiyat yükselişinden etkilenmezdiniz” diyerek enflasyonla başa çıkma yolu gösteriyor. Sahi, bizim ülkemizde de bir bardak sıcak su ile bir kaşık kahveye çok, çoktan da çok para ödeniyor. Takılmaz mı aklınıza? Ülkenin sosyoekonomik, sosyopolitik, sosyokültürel, sorunlarıyla iç içe geçmez mi her şey?
Mesele değişimleri tasvir edebilmek
Bir ses dizisini, sonu gelmeyen bir yükselişle işitmek, bir hareketin döngüselliğini izlemek, insanı kendi dünyasında yepyeni düş(ünce)lere taşıyor. Bu da, romanın vermek istediği duyguyu içselleştirmemize yarıyor. Her ne olursa olsun, anlatılan bizim (de) hikâyemizdir. Görüntünün, sesin bir frekansı olduğunu ifade eden Thomas, kulaklarımız olmasa da sesi dinleyebildiğimizi söylüyor. Beethoven’in, kemiklerinin içinden ‘işitebilmek’ için piyanoya bağlı bir çubuğu ısırdığını anlatıyor. Sadece kulak ile duymayız ki! kimi zaman bir titreşim bile sestir, hatta bana sorarsanız, birbirine değen kirpiklerin bile sesini duyabiliriz, değil mi ki, bir kelebeğin çırptığı kanatlar, fırtına yaratabilir. Bu, renkler için de geçerli değil midir? Işığın yansımasıyla rengi algılamaz mıyız? Başlığın anlamı doğuyor böylelikle… Işık da toplumsaldır, düş(ünce)ler de, halüsinasyonlar da…
Yine de -Hoca’nın dediği gibi- vurgulamakta yarar var: Bizim alanımız edebiyat.
Transkripsiyon
Ben Lerder
Roman
Çeviri: Hakan Toker
Yapı Kredi Yayınları, Haziran 2026, 101 s.












