Kuzey Suriye’nin bozkırlarında, daha çocuk sayılabilecek on sekiz yaşında bir genç kız olan Haval Berxwedan, özgürlük ateşiyle yanıp tutuşarak yabancı boyunduruğa karşı silahlı direnişin saflarına katılır. Evinin sıcaklığını, bir aile kurma hayallerini geride bırakarak, varlığıyla bile meydan okuduğu IŞİD terörüne karşı savaşan Kürt kadın birliği YPJ’nin komutasını üstlenir. Öte yanda, Irak’ın kuzeyindeki Sincar dağlarının eteklerinde, 2014 yazının o kâbus gibi sıcağında, Yezidi kızı Sepan Ajo daha çocuk yaşta sökülüp alınır ailesinin bağrından. Yedi uzun yıl boyunca karanlık bir dünyanın esiri olur; IŞİD çetelerinin insanlık onurunu hiçe sayan vahşetinin gölgesinde, bir köle olarak yaşamak zorunda kalır. Tam sürgüne, bilinmez bir diyara götürülecekken, kaderin bir lütfuyla zincirlerini kırar ve kaçarak Almanya’nın bağrına sığınır.
Alman Zakia’nın hayatı ise daha farklı, daha sancılı bir ironiyle örülüdür. IŞİD’in ilk iştah kabartan zaferlerinin ardından, Boşnak eşiyle birlikte Türkiye üzerinden Suriye’nin kanlı topraklarına adım attığında, yanı başındaki adamın gizlice karanlık bir ideolojiye teslim olduğunu bilmemektedir. İlk kocası çölde can verince, bu sefer başka bir teröristin gölgesine sığınır. Ne var ki kader ona bir kez daha kahırla güler; o da esir düşer ve şimdi çocuklarıyla birlikte, çadırlardan ibaret bir kampta, ötekilerle birlikte yaşamak zorundadır. Almanya’ya dönme özlemi yüreğini dağlasa da, hâlâ bir “tehlike” olarak görüldüğü için bu çaresizliğe mahkûmdur. Onun ağzından dökülen “Suriye bir kâbus” sözü, tarifsiz bir hüznün ifadesidir; “Ne olur, çocuklarıma tertemiz bir yarın hediye edeyim” feryadıysa, bir annenin yürek dağlayan çığlığıdır.
Yönetmen Falak, bu üç hayatı perdeye taşırken biçime dair cesur tercihlerde bulunuyor. Berxwedan ve Sepa’nın hikâyeleri başlangıçta bir rüya sisiyle sarılıdır; sesleri duyulur, fakat gözleri doğrudan bize bakmaz, kameranın karşısında değil, adeta geçmişin derin kuyusundan konuşurlar. Bu mesafe, izleyeni rahatsız eden o tuhaf sessizlik, zamanla yerini güçlü bir dirilişe bırakır. İki kadın da gözlerini diker kameraya ve o an anlatının damarlarına gerçek bir dram ateşi yayılır. Özellikle Sepan’ın, diğer mahkûm kadınların duyduğu vahşeti anlatırken titreyen sesi, yönetmenle arasındaki derin güven bağını ele verir. O Yezidi kızı, en mahrem acısını, en korkunç hatıralarını ilk kez tüm çıplaklığıyla döker ortaya ve üstelik yüzünü saklamadan, dimdik anlatır.
Zakia ise daha en başından perdeyi aralar, doğrudan gözlerimizin içine bakarak kendi trajedisini fısıldar. Kamera, çoğu zaman bu üç kadının nefesine, suskunluğuna ve günlük hayatın içindeki direnişine yaklaşır. Zaman zaman savaşın tam ortasında şiirsel bir an yakalanır: Berxwedan’ın üniformalı yoldaşları, bir operasyon öncesinde bir araya gelip şarkı söyler, dans eder; bu kısa coşku, ölümün kıyısında yeşeren inatçı bir çiçektir adeta.
Falak, kurgunun ipliğini ustaca örerek bu üç farklı kaderi sıkı sıkıya birbirine düğümler. Yüz yüze gelmeseler de, alın yazıları aynı kanlı coğrafyada buluşur. Ve bu üç hayat, İslamcı terörün yalnızca bir bölgeye hapsolmadığını, koca bir dünyayı, özellikle Batı’yı da derinden sarstığını haykırır. Bugün yirmi altı yaşına basan Sepan, ancak Almanya’nın huzurunda biraz olsun nefes alabilmektedir ve yarım kalan eğitimine tutkuyla sarılmak istemektedir. O, terörün dilini en iyi bilenlerden biri olarak haykırır: “IŞİD’in uyku hücreleri, uluslararası toplumu bekleyen en sinsi tehlikedir.” Berxwedan ve silah arkadaşları ise cephede, yalnızca Ortadoğu’nun değil, Avrupa’dan, Asya’dan gelmiş aşırılık yanlılarıyla yüzleşir.
Falak, anlatıyı yorumlayan bir dış sesten bilinçle kaçınır; bunun yerine, sahne aralarına serpiştirdiği yazılı bilgilerle tarihsel zemini sağlamlaştırmaya çalışır. Ne var ki bu dipnotlar, zaman zaman filmin içsel ritmini bozar, coşkunun selini keser.
To My Sisters, özünde 2014’ten günümüze uzanan bu kanlı döneme odaklansa da, geçmişle bugün arasında gerilimli bir köprü kurar. Filmin son demlerinde, Kürt halkının çektiği acının dinmediğini, sözde çökertilen IŞİD’in ise küllerinden yeniden doğmaya çalıştığını ürküterek görürüz. O zehirli ideoloji, ne yazık ki hâlâ canlıdır ve yeni oyuncularla yeniden güç devşirmektedir. Suriye’deki geçiş sürecinin karanlık oyunları, bu yangını körüklemektedir. Yeni çatışmaların gölgesinde iki binden fazla IŞİD militanının cezaevlerinden salıverilmesi, terörün yeniden canlanacağına dair korkunç bir uyarıdır.
Peki tüm bu çaresizliğin, kanın ve gözyaşının ortasında, bu filme neden oturup vakit ayırmalıyız? Çünkü To My Sisters yalnızca bir belgesel değil; bir tanıklık, bir haykırış ve en önemlisi, unutturulmaya çalışılan bir coğrafyanın çığlığını perdeye taşıyan aynalı bir duvar. Gazete manşetlerinde sadece birer istatistikten ibaret olan Yezidi kadınlar, Kürt savaşçılar ve cenderede kalmış Avrupalı anneler, burada etten kemikten, nefes alan, ağlayan ve umut besleyen gerçek insanlara dönüşüyor. Falak, kamerayı onların yüzüne tutarken aslında bizim vicdanımıza da ayna tutuyor.
Bu filmi izlemek, sıradan bir sinema keyfinden çok, bir sorumluluğu omuzlamak gibidir. Zira terörün soğuk ve karanlık nefesi yalnızca Fırat’ın kıyılarında değil, Avrupa’nın göbeğinde, Berlin’in huzurlu sokaklarında bile hissedilmeye devam ediyor. Sepan’ın titreyen sesiyle anlattığı o dehşet verici anılar, Berxwedan’ın savaş alanında söylediği türküler ve Zakia’nın çocuklarının geleceği için yaktığı çaresiz yakarışlar, dünyanın ortak bir kaderde nasıl kenetlendiğini gözler önüne seriyor.
Üstelik bu yapım, acıyı yüceltmeden, kanı pompalamadan, son derece duru ve şiirsel bir dille kuruyor hikâyesini. Yönetmen, sansasyonel görüntülere sığınmak yerine, kadınların gözlerindeki o derin ve tarifsiz sessizliği konuşturmayı seçiyor. İzlerken içiniz sızlıyor, fakat aynı zamanda bu üç kadının yıkılmaz direnişi içinizde tarifsiz bir hayranlık uyandırıyor. Onlar, yaşamın en karanlık anında bile insan kalabilmenin ve yeniden doğabilmenin imkânsız gibi görünen mucizesini kanıtlıyor.
Sonuçta To My Sisters, yalnızca geçmişe değil, ürkütücü bir şekilde bugüne ve yarına da ışık tutuyor. Tarihin tekerrür ettiği, nefret tohumlarının yeniden filizlendiği şu günlerde bu film, bir uyarı çanıdır aynı zamanda. Onu izlemek, o kadınların yaşadığı onca vahşete sessiz kalmamak, hafızamızı diri tutmak ve “İnsanlık nedir?” sorusunu yüzümüze tokat gibi çarpmak demektir. Perdede akan o üç hayatı görmek, yalnızca onların değil, hepimizin hikâyesi olduğunu fark etmektir. Bu yüzden bu filme “hayır” demek, gerçeğin ta kendisine sırt çevirmektir; oysa hepimizin bu gerçeğin dikenli yüzüne cesurca bakmaya, belki de ilk kez bu üç kız kardeşin gözünden ağlamaya ihtiyacı var.












