Bir seneyi aşkın bir süredir kamuoyunda tartışılan ve “ÇERÇEVE YASASI” olarak adlandırılan, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine dair yasa nihayet Meclisten geçti. Meclis Genel Kurulundaki oylama sonrası Milletvekilleri yasayı alkışlar ve zılgıtlarla kutladı.
Öncelikle belirtmemiz gerekir ki kabul edilen yasa, bir antlaşma değil, devletin tek taraflı hukuki bir tasarrufudur. Zira antlaşma, iki veya daha fazla tarafın bir konu üzerinde ortak bir karara varması, uzlaşması, veya bu durumu resmiyete döken sözleşme, mukavele ve belge demektir. Çerçeve yasasında iki taraf olmadığı gibi, PKK terörist olarak tanımlanmıştır. Dünya tarihinde, hiçbir silahlı veya siyasi örgüt kendini resmen ve doğrudan “terörist” olarak tanımlamamıştır. Ne yazık ki, bugüne kadar kendilerini özgürlük hareketi olarak tanımlayan Apocular/DEM’liler, yeni yasada PKK/KCK terör örgütü tanımına şerh bile düşmeden imzalayarak terör örgütü olduklarını tescillediler
Hukuk tekniği bakımından yasayı değerlendirmek gerekirse:
12 maddelik 5 aşamalı yasa, tamamen belirsizlikler, bilinmezlikler ile dolu, teslim olacak olanları idarenin insafına bırakan, hukukun en temel ilkelerini ayaklar altına alan, devrimci tutsakları ve PKK’nin üst kadrolarını kapsam dışına atan, dolayısıyla da Anayasanın eşitlik ilkesini yok sayan, amatör ellerden çıkan bir yasadır. Af olmayıp çeşitli şartlara bağlı infaz ertelemesidir.
Çerçeve Yasasının esası bakımından değerlendirilmesine gelince:
Yasa, Kürtler açısından bir demokratikleşme ve eşit vatandaşlık yasasından çok, silahsızlanma sonrasında oluşacak siyasal ve hukuki alanın devlet tarafından denetlenmesinin yasası görünümünde. Silah bırakan bir siyasal hareketin hakları, yasayla ve bağımsız kurumlarla güvence altına alınmadan, sicili kirli bir devletin insafına teslim edilmesinin adıdır bu yasa. Taraflardan birinin silahsızlandırıldığı, diğer tarafın ise tüm kurumlarıyla gücünü koruduğu bir düzende “barış”, eşit taraflar arasında yeni bir toplumsal sözleşme değil, silah bırakanların devletin merhametine terk edilmesidir.
Yasa da, Ana dil hakkı, Yerel Yönetimler statüsü, kayyım rejimi, geçmişte devlet adına işlenen suçlar, Hakikat Komisyonu, mağdurlar için tazminat mekanizması yok. Gerçi Öcalan’da Şubat ayındaki mektubunda herhangi bir talepleri olmadığını açıklamıştı. Bunların yerine ne var? Örgütün silah bırakıp teslim olması.
Bugünkü yasayı, 2013-2015 çözüm süreci ve Dolmabahçe Mutabakatıyla karşılaştırırsak, o dönemdeki siyasi hedeflerin bugünkü yasadan belirgin biçimde daha geniş olduğunu görürüz. Çerçeve yasası daha çok Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra çıkarılan 1928 tarihli 1239 sayılı “Şark Mıntıkasında Muayyen Vilayet ve Kazalarda Ceraim Takibatı ile cezaların Tecili Hakkında kanun’a benziyor. O yasa ile hedeflenen de, ortaya çıkan siyasal sorunu tanımak, isyanın nedenlerini tartışmak veya Kürtlerin kolektif taleplerine hukuki bir karşılık vermek değildi. Amaç, bugün olduğu gibi askeri ve siyasal tasfiye tamamlandıktan sonra, geride kalan ceza dosyalarını ertelemek, bazı kişileri devlet düzeni içine yeniden almak ve bölgedeki yönetilebilirliği sağlamaktı.
Çerçeve Antlaşmasını değerlendirirken, Yunanistan’ın Alman işgalinden kurtuluşundan sonra, direnişin en büyük gücü olan EAM (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ile hükümet arasında yapılan 12 Şubat 1945 tarihli VARKİZA Antlaşmasına da değinmek gerekiyor. EAM ile Yunan devleti arasında yapılan Antlaşmaya göre, EAM’ın silahlı kolu olan ELAS’ın silahlarını bırakması karşılığında demokratik düzene geçilecek, af çıkarılıp geniş ölçüde özgürlükler vb. sağlanacaktı. Ancak pratik böyle olmadı. Örgütün silahlarını teslim etmesinden sonra, “Beyaz Terör” kapsamında sağcı gruplar ve devlet güçleri, solculara ve direniş hareketiyle ilişkilendirilenlere yönelik zulüm, tutuklama ve ölüm ile sonuçlanan sistemli saldırılar düzenlediler.
ÇERÇEVE YASASI VE MEKKE PAKTI
Türkiye’de çerçeve yasası tartışılırken aşağı yukarı aynı tarihlerde, İran, Irak, Yemen ile sıcak çatışmalar yaşayan S. Arabistan, Türkiye ve Pakistan ile birlikte kolektif güvenlik taahhüdünü içeren bir Antlaşma imzaladı. Müzakereler aşamasına katılan Mısır, imza aşamasında, İsrail ve BAE ile karşı karşıya gelmemek için bölgesel denklemeleri düşünerek Antlaşmaya dahil olmadı. Antlaşmanın en önemli maddesi, üyelerin birine yönelik saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasını öngörmüş bulunması. S. Arabistan açısından, İran’a karşı ek bir caydırıcılık sağlaması amaçlanıyor. Amerikan etkisinin azalması bölgeyi, yalnız İran ve İsrail gibi iki aktörün belirlediği bir düzenin içine itebilir. MEKKE Paktı, bu iki güçten birisinin bölge üzerinde hakimiyet kurmasını engelleyebilecek bir ağırlığa sahip blok oluşturma yönündeki bir girişim olarak da anlaşılabilir.
2025 Ulusal Güvenlik stratejisinde Çin’i birinci öncelik olarak ilan eden ABD, esas gücünü Pasifik’e kaydırıyor. Askeri gücünü yavaş yavaş Avrupa ve Ortadoğu’dan çekecek olan ABD uzun bir süredir hem Avrupa hem de Ortadoğu’daki bölgesel ortaklarından daha fazla güvenlik yükü üstlenmelerini istiyor. Dolayısıyla yeni yapı ABD’ye alternatif değil, ABD’nin bölgesel güvenlik stratejisini destekleyen “yerel ortaklar ağı” olarak görülmelidir. ABD ve İsrail’in İran’a açtıkları savaş stratejik planda esas olarak Çin’e açtıkları bir savaştı. Başarılı olunsaydı Rusya-Çin-İran stratejik ittifakı dağıtılmış olacak ABD adım adım Çin’e yaklaşacaktı. Sünni İslam NATO’su olan MEKKE Paktı ile ABD paradoksal biçimde hem İran’ın bölgesel gücünü sınırlamak hem de üçlü marifetiyle İran’ı doğu, batı ve güneyden kuşatmak istiyor.
MEKKE Paktı ile Müslüman Türkiye’ye Ortadoğu’da, NATO-ABD tarafından bir misyon biçilmiştir. O da, ABD’den sonra bölgede oluşacak boşluğu askeri olarak doldurmak. Antlaşmanın, savunma sanayi, istihbarat, lojistik, deniz güvenliği ve yeni pazarlara erişim açısından fırsatlar sunma potansiyeli var. Ancak Türkiye’nin üstlendiği, sıcak çatışmalara katılma riski ile, elde edeceği askeri, ekonomik ve jeopolitik kazanç karşılaştırıldığında ölçülebilir bir denge yok.
Bu Antlaşma yalnızca bölgesel bir Antlaşma değil. Bu Antlaşma, Neoliberal sistemin tıkandığı, dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesinin derinleştiği koşullarda Türkiye’nin yeni bir dünya savaşı sürecindeki hazırlıklarını ve bölgesel rolünü güçlendiren bir adım olarak okunmalıdır.
MEKKE Paktını, NATO Ankara zirvesinde alınan kararlarla birlikte değerlendirmek gerekir. Türkiye’nin, verilen görev icabı attığı adım, NATO’nun emperyalist savaş stratejisinin TC. ve bölge açısından tamamlayıcı biçimde örgütlenmesi olarak ele alınmalıdır.
Bu savaş hazırlıklarının içerdeki ayağı da gözden kaçırılmamalıdır. Devletin İmralı üzerinden Kürt Ulusal Hareketinin tasfiyesine yönelik bir süreç yürütmesi ve Çerçeve Antlaşması, bu bütünün bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Dışarıda savaş hazırlıkları ve bölgesel ittifaklar güçlendirilirken içeride de Kürt hareketinin tasfiyesi ile mıntıka temizlenmesi ve toplumsal muhalefetin denetim altına alınması hedeflenmektedir.












