Paula Maier’in anlattığı cinsel saldırıyı yalnızca gözaltında gerçekleşmiş bireysel bir saldırı olarak ele almak, yaşananın politik niteliğini eksiltir. Burada bir kadının devletin gözetimi altındayken cinsel şiddete maruz bırakılması söz konusu. Dolayısıyla mesele yalnızca failin eylemi değil, cinsel şiddetin gerçekleştiği kurumsal alan ve bu şiddeti mümkün kılan iktidar ilişkileridir.
Türkiye’de gözaltında kadınlara yönelik cinsel şiddet yeni bir olgu değil. Özellikle Kürt kadınların ve politik nedenlerle gözaltına alınan kadınların çıplak bırakılma, cinsel saldırı, tecavüz tehdidi ve cinsel işkenceye ilişkin tanıklıkları uzun yıllardır insan hakları raporlarında ve dava dosyalarında yer alıyor. Bu tarih, devlet şiddetinin toplumsal cinsiyetten bağımsız işlemediğini gösteriyor.
Paula Maier’in deneyimi de bu tarihsel hafızanın içine yerleşiyor.
Ancak bu hafızayı yalnızca cezaevi, gözaltı merkezi ya da sınır gibi olağanüstü alanlarla sınırlamak mümkün değil. Devletin kadın bedeniyle kurduğu ilişki gündelik siyasetin çok daha geniş bir alanına yayılıyor. Kürtaj hakkının fiilen sınırlandırılmasından kadınların üreme kararlarına, aile ve evlilik politikalarından eğitime, çalışma yaşamından ekonomik bağımsızlığa kadar kadınların hayatını belirleyen çok sayıda alan devlet politikalarının konusu.
Kadının ne zaman evleneceği, çocuk doğurup doğurmayacağı, nasıl bir aile içinde yaşayacağı, tek başına nasıl bir hayat kurabileceği üzerine kurulan siyasal ve toplumsal normlar da kadınların yaşamları üzerindeki iktidarın parçalarıdır.
Bu nedenle devlet ile patriyarkayı birbirinden ayrı iki iktidar alanı olarak düşünmek mümkün değil. Patriyarka devletin hukukunda, kurumlarında, siyasal söyleminde ve gündelik yönetim biçimlerinde yeniden üretilen bir iktidar biçimidir.
Kadın bedeninin denetlenmesi bu ilişkinin en görünür alanlarından biri. Üreme, cinsellik, annelik, aile ve kadın emeği üzerinden kurulan politikalar, kadınların kendi yaşamları üzerindeki karar hakkını sürekli olarak toplumsal ve siyasal bir düzenlemenin konusu haline getiriyor.
Erkeklerin kadınlara yönelttiği şiddet ile devletin kadın bedeni üzerinde kurduğu şiddeti de bu nedenle birbirinden bütünüyle koparmak mümkün değil.
Devlet erkek şiddetini cezasız bıraktığında yalnızca hukuki bir yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmuyor. Şiddetin sürdürülebilir olmasını sağlıyor ve koşulların devamına katkıda bulunuyor. Cezasızlık burada şiddetin yeniden üretilebildiği politik alanlara dönüşüyor.
Devletin kendi kurumlarında gerçekleşen cinsel şiddet ise bu ilişkinin daha yoğun bir biçimi. Çünkü burada patriyarkal iktidar ile devletin kurumsal ve zorlayıcı gücü aynı ilişkide birleşiyor. Kadın bedeni, devletin doğrudan müdahale ettiği bir iktidar alanına dönüşüyor.
Maier’in yaşadığı şiddetin politik anlamı da burada ortaya çıkıyor.
Maier Türkiye’ye yalnızca bir kadın olarak gelmedi. Rojava halkıyla dayanışmak, başka kadınların yürüttüğü özgürlük mücadelesiyle yan yana durmak üzere geldi. Bu, kadınların sınırları aşan dayanışmasını ve enternasyonalist politik iradenin bir parçası.
Rojava’daki kadın hareketinin ortaya koyduğu siyasal deneyim de bu nedenle önem taşıyor. Kadınların kendi siyasal öznelliklerini kurmaları, savaşın ve devletin belirlediği geleneksel konumlarla yetinmemeleri, toplumsal yaşamın nasıl örgütleneceğine ilişkin söz sahibi olmaları yalnızca kadınların temsiliyle ilgili bir mesele değil. Daha farklı bir toplumsal ve siyasal düzen, toplumsal cinsiyet eşitliğini arayışını ifade ediyor.
Maier’in yaşadığını anlatması da bu açıdan yalnızca kişisel bir tanıklık olarak görülemez. Yaşadığı şiddetin içinde bulunduğu iktidar ilişkilerini görünür kılan politik bir duruş sergiliyor.
“Kişisel olan politiktir” sıradan bir slogan değil. Kadınların deneyimleri özel alana kapatılabilecek bireysel hikâyeler değildir. Ev içindeki şiddet, işyerindeki taciz, cinsel saldırı ya da devlet kurumlarında yaşanan cinsel işkence, kadınların hayatlarını belirleyen toplumsal ve siyasal ilişkilerden bağımsız düşünülemez.
Bu nedenle Maier’i yalnızca saldırıya uğramış bir kadın olarak görmek, onun sözünün politik niteliğini daraltır. O, yaşadığı deneyimi anlatan ve bu deneyimin içindeki iktidarı görünür kılan siyasal bir özne.
Kadınların hafızası da burada önem kazanıyor.
Bu hafıza yalnızca geçmişte yaşananların toplamı değil. Kadınların birbirlerinden öğrendikleri, farklı deneyimler arasındaki sürekliliği görebilmelerini sağlayan politik bir bilgi. Gözaltında yaşanan cinsel şiddeti, cezaevlerindeki çıplak aramaları, kadın cinayetlerini, erkek şiddetini, üreme hakkına yönelik müdahaleleri birbirinin aynısı olarak değil; kadınların hayatları üzerinde kurulan patriyarkal iktidarın farklı biçimleri olarak birlikte düşünmeyi mümkün kılıyor.
Bir olayı tekilleştirmek, onu üreten tarihsel ve siyasal ilişkilerden ayırmak anlamına geliyor. Oysa kadınların hafızası tam tersini yapıyor: Bağ kuruyor, sürekliliği görüyor, birbirinden kopuk görünen şiddet biçimleri arasındaki yapısal ilişkiyi ortaya çıkarıyor.
Bir kadının evinde öldürülmesi ile gözaltında cinsel işkence görmesi aynı şiddet değil. Ancak bunları bütünüyle birbirinden koparmak da mümkün değil. Çünkü her ikisi de kadınların bedenlerinin ve hayatlarının patriyarkal iktidar ilişkileri içinde konumlandırılmasıyla ilişkili. Birinde devlet şiddeti doğrudan ortaya çıkarken, diğerinde devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi, cezasızlık ve patriyarkal normların sürdürülmesi belirleyici olabiliyor.
Kadınların özgürlüğünü yalnızca hukuksal eşitlik üzerinden değil, kendi hayatlarını kurabilecekleri maddi ve toplumsal koşullar üzerinden düşünmesi burada önem taşıyor. Yaşamların eşitsiz biçimde korunması ve hangi bedenlerin daha fazla şiddete açık bırakıldığı üzerine düşünmek de aynı soruya başka bir yerden bakmamızı sağlıyor: Hangi hayatların korunacağı, hangi bedenlerin savunulacağı ve hangi şiddetin görünmez kalacağı siyasal olarak belirleniyor.
Kadın bedeninin devlet tarafından düzenlenmesi bu nedenle yalnızca açık fiziksel şiddet anlarında ortaya çıkmıyor. Kadının kendi hayatı üzerinde karar verebilme kapasitesinin sınırlandırıldığı her alanda patriyarkal iktidar yeniden kuruluyor.
Paula Maier’in açıklaması siyasal çerçevenin içinde anlam kazanıyor.
Bir hücrede gerçekleşen cinsel saldırı yalnızca o hücrenin meselesi değil. Devletin kadın bedeni üzerindeki iktidarından, patriyarkal toplumsal ilişkilerden ve cezasızlığın bu ilişkileri nasıl sürdürdüğünden bağımsız değil.
Maier dediği gibi burada utanç kadının değil.
Utanç, şiddete maruz bırakılan kadının bedenine ait değil.
Kadın bedenini bir iktidar alanına dönüştüren patriyarkal düzen ve bu düzenin şiddetini yeniden üreten siyasal ve politik koşullardır.
Kadınların hafızası tam da bu noktada politik bir güç taşıyor. Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişi saklamak değil; ilişkileri görmek, sürekliliği kurmak ve kadınların deneyimlerinden ürettiği bilgiyi politik eyleme dönüştürmek çok kıymetlidir
Paula Maier’in sözü de bu hafızanın içinde yerini alıyor.
Onun adına konuşmadan, yaşadığını yalnızca bir mağduriyet hikâyesine indirgemeden, kendi sözünün politik öznesi olarak.
Çünkü mesele yalnızca bir kadının bedenine yönelmiş cinsel şiddet değil. Mesele, kadın bedeninin patriyarkal devlet düzeni içinde nasıl bir iktidar alanı olarak kurulduğu ve bu iktidarın cezasızlıkla nasıl sürdürüldüğü.
Cezalandırılan kadın bedeni var. Cezasızlık var. Ama kadınların hafızası da var.
Ve bu hafıza, şiddetin tek tek olaylardan ibaret olmadığını; devlet, patriyarka ve cezasızlık arasındaki ilişkinin kadınların hayatlarında nasıl somutlaştığını tekrar tekrar bize gösteriyor. Mücadeleyi her gün yeniden örgütleyendir hafıza.









