CHP’NİN ÖNÜNDEKİ ENGEL, MİLLİYETÇİLİK

Mustafa Kumanova

Elbette CHP’nin her döneme özgü olumlu ya da olumsuz özellikleri vardır. Ve bu durum CHP’nin devletin bekası ve hizmeti için her şeyi yapacağı gerçeğini değiştirmez.

Millet ve Milliyetçilik sonradan imal edilen olgular, sonradan kurulan “hayali cemaatler” olmasına rağmen Türkiye’nin bugünkü siyasi ikliminde hukuksuzluk ve tek adamlığa karşı oluşması beklenen toplumsal muhalefetin birlikteliği önünde en büyük engeli oluşturmaktadır. İster ezen ulus milliyetçiliği ister ezilen ulus milliyetçiliği olsun, bunlar politik olandan muaf değildirler. Görünenin aksine milliyetçilik, “ulusal birim ile siyasi birimin”(Ernest Gellner-çakışma prensibi) çakıştığı yerde gericilik tuzağına düşerek içinde var olan toprakseverlik gibi ilerici olarak değerlendirilebilecek vasıflarını da kaybeder. Böylece toprağa bağlılık yerini millet uğruna ölme ve öldürmenin olağan kılındığı bir politikaya olan bağlılığa ve bağımlılığa bırakır. Milliyetçilik politik olanla çakışmalıdır ki sömürü adına kullanılabilen bir araç olsun. Zaten endüstrileşmeye geçiş ile birlikte burjuva medeniyetinin yarattığı ulus-devletin üst yapı kurumları din etrafında değil fakat milliyetçilik etrafında şekillendirilmişlerdir. Dini özel alana atan burjuvazi daha etkin bir silah olan milliyetçiliği radikal biçimde politikleştirmiştir. Milliyetçiliğin bu politikleştirilmiş durumuna en güzel örnek Türkiye’dir. Ve Türk-Kürt ayrışması özelinde toplumun ve toplumsal muhalefetin ezilenler aleyhine nasıl bölünüp parçalandığına ve milliyetçiliğin politikleştirilmesinin iki tarafın egemen sınıfının nasıl yararına geliştiğine çok açık şahit oluruz. Bunun farkına varanlar ise “tasfiye” edilmeye çalışılır. Aynı -zaman zaman sistem içinde çözüme ulaşılabileceği yanılgısına düşse de- Selahattin Demirtaş örneğinde olduğu gibi. Çünkü egemenlerin toplumu birleştirme yeteneği ve potansiyeli olana tahammülü yoktur. Çünkü talan ve yağmalama için ihtiyaç duyulan toplumu ayrıştırma ve kutuplaştırmadır. Kısacası öz görünür haldedir fakat kimse bunun farkına varmak istemez.

Oysa, iki tarafın da görmeleri gereken, Renan’ın dediği gibi, “tarihi yanlış yazmak bir millet olmanın parçasıdır” gerçeğidir. Çünkü, millet aynı zamanda toplumu oluşturan ezilen tabakadakilerin özlemlerini, umutlarını ve çıkarlarını da oluşturur. Onların özlemlerine, umutlarına ve çıkarlarına uygun gelecek bir tarih yazımı ile bir ortaklık ve birbirilerini tanıma çerçevesi içinde aynı zamanda duygusal bir kimlik imal edilir. Ve kendinden olmayana yer olmayan bu duygusal kimliğe sıkı sıkıya, sorgusuz ve sualsiz bağlılık esastır. Bu bağ çevresinde milletler oluşturulur. Kısacası, “milletleri yaratanlar milliyetçilerdir. Milliyetçileri yaratan milletler değil… Doğal olarak, insanların sınıflandırmanın tanrı vergisi yolu olarak, kendinde var olan siyasi bir kader olarak milletler bir mittir; milliyetçilik, bazen var olan kültürleri alır ve onları ulusa döndürür, bazen de onları icat eder ve var olan kültürleri yok eder: bu bir gerçektir.” (Eric Hobsbawn, Milletler ve Milliyetçilik)

Kısaca, yağmalama ve talana dayalı burjuva uygarlığında bu gerçek çok açıktır: üzerlerine milliyetçilik kıyafeti dikilen ve onu üzerinde sergilemeye can atanlar, ezilenlerdir ve sömürülenlerdir.

Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de insanlar tarihi dönemleri çok sesli değil de tek sesli olarak algılarlar. Her millet aynı etnik soya ya da “ırk”a ait olduğuna veya aynı dili konuştuğuna inandırılmıştır. Ulusa ateşli tapınma bir kaderdir çünkü ulusçu/ulusalcılara göre ulus ezelden beri vardır. Ve böylece ulusal bir kimlik -sonradan imal edilen- yanlış tarih yazımının da yardımıyla kafaların içine kazınmıştır. Bugün ülkemize gelen göçmenlere ateş püskürüyoruz. Oysa bir zamanlar bu topraklara gelen “Türkler” de göçmendi. Milliyetçilik ilk önce coğrafi sınırlar ya da diğer bir deyişle haritacılık üzerinden ilerler. İlk önce çizilmiş sınırlara ihtiyaç duyar. Bir ülke yaratıldıktan sonra bir millet yaratmaya sıra gelir. İtalya’nın kurulması sonrası ünlü siyasetçi ve teorisyen Massimo D’azeglio’nun ettiği meşhur laf gibi: “İtalya’yı yarattık, şimdi İtalyanları yaratmalıyız!”

Her ne kadar milliyetçilik sağ kesimin mahiyetinde olsa da milliyetçilik sadece aşırı sağ ile sınırlı değildir. Sosyal demokrat ve hatta sosyalistler arasında da milliyetçilik yaygındır. Ve çoğu durumda milliyetçilik ve milli duygular demokrasi karşısında ağır basar. Ve bu sebeple “hak, hukuk ve adalet” arayışları rafa kaldırılır. Bugün sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir parti olan CHP, HDP ve HDP’li milletvekillerine karşı yapılan hukuk ve insanlık dışı tüm uygulamalar karşısında sesini gür çıkartmıyorsa eğer, bunun nedeni milliyetçiliğe yenik düşmesidir. Evet CHP’nin ulus-devletin yaratıcısı ve kurucusu -tam da bu yüzden katı bir devlet yanlısı ve devletçilik taraftarı- olduğu söylenebilir ancak zamanın ve mekânın dinamikleri karşısında CHP’nin kendisini değiştirmek zorunda olduğunu CHP’nin kendisi de görmektedir. Onun önündeki en büyük engel ise gerici bir milliyetçilik anlayışına tarihten gelen bir zorlama ile tutsak edilişidir. Çoğu sosyalist solcunun yaptığı gibi bu ülkenin kurucu partisi olan CHP’ye “faşist” bir parti deme kolaycılığına kaçabiliriz fakat bugün bir “korku imparatorluğu”na dönüşen tek adam saltanatı karşısında CHP’nin toplumun en büyük muhalif kitle örgütü olduğunu da kabul etmeliyiz.

Elbette CHP’nin her döneme özgü olumlu ya da olumsuz özellikleri vardır. Ve bu durum CHP’nin devletin bekası ve hizmeti için her şeyi yapacağı gerçeğini değiştirmez.

“CHP ve AP, 70’li yıllar boyunca tekelci sermayenin temel sorunlarının çözümü açısından karşıt kutupları oluşturdular. AP, geleneksel iktidar blokunun(Oligarşi) birliği temelinde işçi sınıfı hareketinin bastırılması stratejisini benimserken, CHP, işçi sınıfı ve öteki kentsel emekçi sınıf dilimleri ve de yoksul-orta köylülük üzerinden geliştirdiği projeler ve kurduğu hegemonya ile sermaye birikiminin önünde bir engel haline gelmiş olan öteki “eski” mülk sahibi sınıfları geriletme stratejisini savunuyordu. Yani CHP, 12 Mart sonrası dönemde tekelci sermayenin ihtiyaçlarına cevap vermeye daha yakın olarak gözüküyordu.

12 Mart sonrası süreçte, kontrgerilla karşıtı söylemler ve ‘Ak Günler’ köy-kent projeleriyle ‘Ortanın solu’ bir görüntü oluşturan yeni CHP’ye bu yıllarda emekçi sınıfları savunan retoriğine rağmen tekelci burjuvazinin gözünde saygınlık ve inanırlılık kazandıran işte bu yeni sınıflar ittifakıydı. (Türkiye’de askeri darbeler, Ahmet Akif Mücek, Gökkuşağı Yayınları)” Bugün de farklı bir şekilde tezahür etse de “Cuhmur İttifakı” ve “Millet ittifakı” bu yaklaşımın ürünüdür. CHP’nin HDP ilişkilerinde de bu yaklaşımın etkisi büyüktür.

Diğer yandan tüm dünyada, toplumun çoğunluğunun gittikçe yoksullaştığı bir avuç seçkin azınlığın ise gün geçtikçe daha da varsıllaştığı, merkez bankalarının toplumun çoğunluğunun refahını arttıracağı yerde karşılıksız para basma ve negatif faizler yoluyla özel bankaları, finans kurumlarını ve borsaları memnun ederek karlarına kar kattığı, işsizliğin ve iflasların arşa çıktığı bir ortamda kapitalizmin baskısı altında mutsuz ve huzursuz kitlelerin toplumsal patlamalara evirilebilecek sosyalist hareketlere katılmalarını ve sınıfsal mücadelelere yönelmelerini engellemek adına eski defterler tekrardan açılarak istikrarsızlığın, kutuplaşmanın ve siyasi değişimlerin zemini hazırlanıp toplumsal kızgınlık ve hoşnutsuzluk başka yerlere yönlendirilmek isteniyor. Bu sürecin bir parçası olarak da çözülmemiş ulusal sorunlar kullanılıyor.

Aslında tüm bu olan bitenler her ne kadar ulusal sorun üzerinden gerçekleşiyor gibi görünse de toplumu oluşturan hangi ulusal kimlikten olursa olsun ezilen kitlelerin siyasi bir çıkmazın ortasında demokratik ve devrimci programlı bir partiden mahrum bırakılmalarına da hizmet ediyor.

Bir şekilde ezilen kitlelerin bir çıkış yolu aradıkları gerçek. Ancak bu çıkış her seferinde bir sebeple -mesela ulusal bir sorun ya da milliyetçilik – tıkanıyor.

Ulusal bir sorunun “herkesi kucaklayan” ve “herkesi mutlu eden” bir formülünün olması çok zor. Çünkü kapitalist dünyada ulusal mücadele ile kapitalizmin yıkılması için verilen sınıfsal mücadele bir şekilde kesinlikle birbirine toslayacaktır. Günümüz pratiğinde de olan budur. Halbuki bu durum bilinçli yaratılır. Böylece ulusal sorunların olduğu ülkede farklı kimliklere sahip sol ya da sosyalist sol kolaylıkla birbirine düşürülür ve bölünür. Bu objektif ve var olan bir tespittir. Nihayetinde bu ülkede eğer demokratik bir halk devrimi yapılacaksa onu sürdürmek ve ayakta tutmak için toplumun tüm ezilen kesim ve kimliklerinin dahil edileceği muazzam bir altyapıya ihtiyaç olacaktır. Bunu sağlayacak olan ise tüm muhalif parti ve örgütlerin insanın en doğal ve varoluşsal hakları olan demokrasi, özgürlük ve eşitlik ilkelerini içeren ve de tüm ulusal oluşumlardan arındırılmış net bir program etrafında birleşmeleri olacaktır.

Sonuç olarak, hepimiz, din ve milliyetçilik ile prangaya vurulan bir ülkenin özgürlük ve demokrasi arayan mahkumlarıyız. Aynı çatı altında tek bir demokratik program ışığında bizi birbirimize düşüren ve bizi birbirimize kırdıran tüm kimliklerden sıyrılarak birleşmememiz için hiçbir neden yok.

Çünkü bir patron için ezilen işçilerin tek bir milliyeti var: “bedava kölelik!”

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x