Munzur, İbrahim Peygamberin kendisine dokunmak istediğini görünce, uzaklaşmak ister. İbrahim Peygamber ona doğru yürüyünce Munzur kaçar ve her bastığı yerden süt gibi köpük köpük, soğuk soğuk sular fışkırmaya başlar. Kırkıncı adımda Kırkıncı göze kaynar ve Munzur geride, biri İbrahim Peygambere verilecek, diğeriyse dünyanın başına gelecek olan büyük bir felakette gönderilecek olan iki kuzu bırakmış olarak, bu Kırkıncı gözede sırra erer.*
Çok çok eski zamanlardayız. MÖ 2300-2000** yılları arasındayız.
İbrahim Peygamber’in yaşadığı tarihtir bu. Dünyamız henüz bakir. Yarın var olacak çoğu şey hayal bile edilemiyor. Aramızdaki mesafeler uzun, biriken bilgi en gerekli olanla sınırlı. Ve aktarım sade.
Burada efsaneler henüz, suyun H2O atomundan oluşmuş olduğu kadar gerçek. Ve hem efsane değil. Hem de anlaşılmaz değil.
İçinde bulunduğumuz doğadan henüz korkuyoruz. Üzerine bastığımız toprağın gözleri ve kulakları, aklı ve duyguları olduğunu biliyor, buna riayet ediyoruz. En büyük hassasiyetimiz bu hakikatin çiğnenmemesi.
Yarına, yani bu güne, tam olarak şu ana gidecek efsaneler, doğanın kavranamayan döngüsünün yarattıkları karşısındaki en barışçıl araçlar.
Nehir taşmış ve can almışsa, ya da yıkım yaratmışsa, kendisine bu kadar yaklaşılmasından hoşnut olmadığını ifade etmiştir. Ona bu yüzden kızmak olmaz. O halde biraz daha uzağa gitmeliyiz. Çünkü bu nehir, keklikler gibi güzel bir sese sahip olmayı dileyen sevdiği insan keklik olup dağlara uçunca, onun peşinden günlerce ağlayan birinin gözyaşlarından oluşmuştur. Ve bu kişi kendi gözyaşlarıyla oluşmuş olan bu nehrin kıyısında, kimsenin bu nehre yaklaşmamasını, sevdiği kişinin gelip orada ötmesini dileyerek bir kayaya dönüşmüş ve orada taşın sabrıyla sevdiğini beklemektedir. Birbirini seven bu iki insanı, yani kaya ile kekliği rahatsız edersek nehir taşar…
Ve insanın insan olma yoluna girdiği çok eski zamanlardan bu güne, onun hayal kurma serüveni tehlikeli bir mecraya sürüklenmiş olarak devam ediyor.
Öncekilerin bize bıraktığı bu naifliği sürdürmek, bir zamanlar böylesi bir naifliğin olmuş olabileceğine inanmak kadar zorlamış durumda.
Çünkü insan yer, içer, yedirir içirir, çalışır çalıştırır, cefa çeker, sefa sürer, cefa çektirir sefa sürdürür, güler ağlar, güldürür ağlatır. Hükmeder hükmedilir, bozar onarır vs…
Denizlere beton döker, nehirlerin önüne set çekip tutsak eder. Göletleri kurutur, buzulları eritir, börtü böceği zehirler, sulara kimyasal atıklarını atar. Toprağın altını üstüne getirir… Ve hepsini de “insanım,” diyebilmek için, insan olduğuna inandığı için yapar…
İşte bütün bu akılsızlığın, erdemsizliğin ve cehaletin hüküm sürdüğü bu güne, kuşaktan kuşağa anlatılarak getirilmiş Munzur efsanesi, böylesi bir kuşatma içinde umut aşılıyor!
Evet, evet bilimsel değil. Su belirli atomların bir araya gelmesiyle oluşur. Munzur diye birinin yaşayıp yaşamadığı da tam olarak bilinmiyor… Ancak efsanelerin de özelliği budur zaten.
Mitolojik, tarihi, dini ve hayal ürünü olma özelliği vardır efsanelerin. Her efsanede bu dördü bir araya gelmeyebilir. Ve efsanelerin önemi, gelenek göreneklerin korunması, topluma yön vermesi, yer ve yapılara önem kazandırması, koruyucu ve tedavi edici olmasında yatar.*
Nitekim efsanesi olmayan toplum yoktur. Çünkü efsaneler toplumu bir arada tutmanın altın anahtarlarıdır. Ve Dersimli olmamanın, Dersim’den uzak durmanın, bu yakar topla araya mesafe koymanın daha avantajlı olduğu göz önüne alınırsa Dersimliler’in Dersim sevdasının neden bu kadar vazgeçilmez olduğu daha iyi anlaşılır. Çünkü onları binlerce bağla bağlayan efsaneleri var.
İşte Munzur gözlerinde yapılmak istenen peyzaj, yani yıkım inşaatıyla hedeflenen, Munzur efsanenin dayandığı nesnelliği ortadan kaldırmaktır.
Munzur nehrinin kuyruğunda yapılan barajla elde edilemeyen yıkım, şimdi tam olarak nehrin baş tarafına yapılacak olan “peyzaj” saldırısıyla elde edilmeye çalışılıyor. Bir nevi yılanın başı eziliyor.
Efsanedeki köpük köpük suyun süt gibi fışkırması vurgusu, hem saflığa, hem de yaşamsallığa direk gönderme yapıyor. Ve efsanenin bu nesnelliğini ortadan kaldırarak, efsaneyi temelsizleştirme ve giderek bilinçaltına yollanan saflık ve yaşamsallık mesajını ortadan kaldırarak, Munzur nehri merkezli inanç ve Kültür sistemini darbeleme, bir bütün olarak Dersim’i yalnızlaştırmak, insansızlaştırmak hedefleniyor.
Seyirci kalmak, suskun kalmak ortak olmak demektir.
Evet, bilimsel bir vargı değil, bir efsane. Nitekim bir zamanlar alabalıklarının cem tuttuğuna inanılan, ilk sütlere maya yapılan Munzur nehri ölürse, geriye Seyit Rıza heykelinin yanına 38 soykırımının sorumlularının ve benzerlerinin heykelini dikmek kalacak.
Sonrası iyisinden kötüsüne, Dersimli için hüsran olacak.
Üzerine bastığımız toprağın gözleri ve kulakları, aklı ve duyguları var! Bizi görüyor, duyuyor ve ona yapılan her kötülüğün karşılığını verecek bir gün.
Okan EROĞLU
* https://youtu.be/CZKR-80EBHk
*https://tr.m.wikipedia.org/wiki/%C4%B0brahim
***https://www.bilgenc.com/efsane-nedir/












