Delirmekten korkar mısınız? Hadi kibarca soralım: ruh hastası olmaktan korkar mısınız? Bunu, Anteplilerin patlıcan sıcakları geliyor veya Çanakkale’nin kızları, rüzgârı, delileri meşhurdur, sözüne atıf yaptığımdan sormuyorum.
Delirmek, psikiyatrik hasta olmak sadece kendimizden kaynaklı değil. Elbette kişinin kendi özellikleri bu tür hastalığın pençesine düşmekte önemli bir faktör ama insan yaşadığı yerden, çevreden, toplumdan ötürü bu hastalığa yakalanmak için gümrah bir zemindeyse elden ne gelir? Hele bir yakalanırsa o illet hastalığa… Kültürüne, gelirine göre doktor doktor, hastane hastane gezenler olabileceği gibi nefesi güçlü, muskası etkili hocaların da kapısında yatıp kalkar hâle gelebilir bazıları.
Hadi diyelim, ortalama bir vatandaşıyız bir ülkenin. Birey olarak bedenimizi, kişiliğimizi, aklımızı korumak için ne gerekiyorsa imkânlarımız dahilinde yapmaya çalışırız ömrümüz boyunca.
Aynı zamanda yurttaş da olduğumuza göre, yurttaşlık görevlerimizi de yerine getirmeye çalışırız. İskandinav ülkesinde yaşamadığımızdan işimiz daha sade. Çoğu yurttaş gibi en önemli yurttaşlık aktivitesi olarak yeni vekillerin iki yılı doldurup emekliliği hak ettikten sonra erken veya zamanındaki seçimlerde önümüze koyulan sandıkta oyumuzu kullanırız. Ki bu oylarla seçilip bizi temsilen göreve başlayacakların vatandaşların, ülkenin ve milletin menfaatine çalışıp, istikbalimize halel getirmemesini umarız.
Ülkede sık periyotlarda seçim olduğu hâlde memlekette işler iyi gitmiyorsa o zaman genel olarak tercihlerde bir sorun var demektir. Zira böyle bir sorun olmasa, lastikleri cantlara binmiş bir aracı ısrarla aynı kaptanla yürütmeye çalışmanın sebebi ne ola ki?
Şimdi bu saatten ve cantlar bile yamulduktan sonra hiç kimseye; geçinemiyoruz, ülke kötüye gidiyor, nepotizm ahtapot gibi, beyin göçü, sınıfın çıkarı, insan hakları, laiklik, bölgemizde 3. Dünya Savaşı’nın provasından her an çıkacak yeni dünya savaşına biz de dahil olabiliriz, gibi argümanları söylemeyeceğim. Türkçede, lafın çoğu deliye söylenir, denir, ki henüz tam delirmedik!
Sosyal medyaya şöyle bir bakınca halimizin nice olduğu görülüyor. Bazı toplumları tanımak için GSMH, bilmem ne gelişmişlik kriterlerine falan bakmaya gerek yok. Sosyal medyası o toplumun aynasıdır. Sosyal medyadan hatırladıklarımı hızlıca düşündüm. Uzun bir liste yapacak değilim. Sizlerin de hatırlayacağı birkaç örnek vereyim:
-Asansörler kadınlar için halvet ortamını oluşturur, o yüzden kadınla erkeğin aynı anda aynı asansöre binmesi uygun değildir.
-Baharatlı ve ketçaplı şeyler iç organları çabuk hareketlendirip insanı azdırır. Çay, kahve ve gazlı içecekler şehvet uyandırır.
-Evlilik için bir yaş söz konusu değildir.
-Kadın penceresiz eve benzer…
-Erkekler sakalını usturayla traş edemezler.
-Tarikat liderlerinin sümüklü mendilini kutsayanlar…
Bir ülkede, bu örneklerde görüldüğü gibi deliliğin bini bir para ise ve bu incileri döktürenler koruma altındaysa, muhalif partilerin çıkıp gelir adaleti, aydınlanma, insan hakları, hukukun ve adaletin üstünlüğü gibi seçim vaatleriyle sandıkta hasat yapamadıklarını gördükten sonra denilebilir ki çok sade bir programla halka seslenmek gerekir.
Yapılacak program belli; bu örneklerden bolca bahsedip, bunların elinde delirmemek için tercih yapın! Delirtilecek bir toplumun GSMH’ı, kişi başı milli geliri, diğer gelişme kriterleri yükselse ne fayda. Eğer buna rağmen, çoğunluk seçmenin aklını korumaktan yana tercihi sandığa yansımazsa yandı gülüm keten helva, hunileri hazırlayın! Ucubeler vakti*nden hızla çıkamazsak birer ucube olmak uzak değil.
*Gramsci












