Coronavirüs Günlerinin Düşündürdükleri…

Belki Bruce Willis gelir, kurtarır hepimizi😊 Gelir mi, kahramanımız olur mu? 🤔

Dün hava ne kadar da güzeldi😊 insanı içine çekiyordu. 💐 Bahardan mı, yoksa evde kapalı olmaktan mı, bilinmez.🤔Bugün hava çok kasvetli.😟 Kapalı ve soğuk.😠 Annem bu mevsimsel durumu masallarında, “ehmeri ile zemheri kavga ediyor” diye anlatırdı.😊

Ehmeri kazanacak! 😊

Gözle görülmez bir virüsün koca koca ülkeleri esir alıp evlerine hapsetmesi akıl alır gibi değil. Eşyanın tabiatına aykırı, ters giden bir şeyler var. Bu virüsü merak ediyorum.
Google ‘a giriyorum. Coronavirüs görsellerine bakıyorum. Rengarenk, allı morlu, kırmızılı turunculu sevimli mi sevimli, oyuncak silikonlu toplar görüyorum. Bu mu, dünyanın süper güçlerini esir alan silah! Aklıma Amerika’ nın, Viyetnam’ da kullandığı adına, “Agent Orange”, yani “Ajan Portakal” dedikleri herbisit sinir gazı geliyor. Vietkong’ların saklandığı ağaçları yakıp, gerillaları ortaya çıkarmaktı amaçları. Onbinlerce insanı öldürdü. Yedi nesil insanı sakat bıraktı. Kimyasal bütün silahların adı hep böyle renkli. Coronavirüs fotoğrafları gibi.

Uzaydan, hangi ülkede kaç milyon varil petrolün varlığını analiz edip, iki yüz yıllık jeopolitik, stratejik hedefler belirleyen ; binlerce km. uzaktan okuduğumuz gazetenin mürekkebini analiz eden bilim, (adını kendilerinin “Coronavirüs” dedikleri) mikro varlığa teslim olmuştu. Bu mikro varlığı tesbit eden de bilimdi, “teslim” olanda… Bu akıl almazdı. Kuantum fiziğinin tartışıldığı, paralel evrenden(hatta geçildiği) bahsedildiği zamanda, bir mikro kozmoz dünyanın virüsü, makro dünyanın bütün güçlerini esir almıştı. Peki bu gerçek olabilir miydi?
Yada bu bir savaş olabilir miydi? Evet, bu bir savaş olabilirdi? Korkmayalım, bir soru daha soralım kendimize. Dev finans çevrelerinin gelişen Çin ekonomisini batırmaya yönelik bir savaş, mesela!? O hep beklediğimiz üçüncü dünya savaşı böyle bir şeydi belki. Mikro organizmalarla, virüslerle savaş başlatılmış olabilirdi, mesala. Stratejilerle beraber taktiklerde değişmişti belki. Konvansiyonel silahlardan bahsetmiyorum. Hatta nükleer bombalardan da… Düşünsenize karşınızda bir düşman yok nişan alacağınız. Göz’ün, gez’in, arpacığın ucunda bir hedef yok. Tankınızı, topunuzu, hatta nükleer silahlarınızı bile kullanamıyorsunuz. Düşman havada ama göremiyorsunuz. O sizi görüyor, hedefliyor, elinize, yüzünüze yapışıyor, burnunuza doluyor. Sonrada ciğerinizi söküyor. Hayvanlar zarar görmüyor. Siz onbin, onbin ölürken acılar içinde, köpeğinizin karnı acıkıyor, kedinizin çişi geliyor. Bahar dalları çiçeğini açmaya devam ediyor. Evler, sokaklar, fabrikalar, makinalar yerinde duruyor. Ama insanlar ölüyor. Bu nedir, nasıl bir silah, nasıl bir savaştır peki? Bu silah, dünya derin devletinin laboratuvarlarında geliştirilmiş kimyasal silah olabilir miydi? Peki olanlar bir mikrobiyolojik kimyasal jenosit olabilir mi? Kim ne derse desin bu bilmedik yöntemle, bildik bir amaç edinmekti. Bir güç ile (Amerika, Avrupa’nın derin güçleri ile) bir başka gücün (Çin’in, işbirlikçi derin güçleriyle) ters tepmiş savaşı olabilir miydi? Önce Amerika Çin’ e virüs bulaştırdı. Çin, üzerine atılan ” bomba” yı az hasarla geri fırlattı. “Bomba” Avrupa’da, Amerika’da yaşlı nüfusun üzerinde patladı… Virüsün hedef kitlesi (ağırlıklı) yaşlıları ileri olanlardı. Ne hain bir plan! Bütün bunlar olabilir miydi? Biz bunları düşünüp, kendimize soru sorarken bu savaş çoktan başlamıştı bile.
Biz sadece kapitalizmi okuduk, biliyoruz. Daha doğrusu bildiğimizi zannediyoruz. Gelişen teknolojinin, bilimin kapitalizmi neden ve nasıl vahşi yaptığını, nasıl bir yol izlediğini takip etmiyoruz, okumadık, bilmiyoruz. Aslında kapitalizmi de bildiğimizi sanıyorduk, onuda bilmiyormuşuz. Eğer okusaydık, okuduğumuz doğru okusaydık, 1980, 1990’larda çevrilen filmlerde, yazılan kitaplarda bunlar zaten yazılmıştı, çizilmişti, bilirdik.
Simpson çizgi filmini hatırlıyoruz hepimiz. Ama sadece saç modeli, kalmış aklımızda. Hiç dikkatimizi çekti mi “Coronavirüs”ten bahsettiği? Bu virüsün Çin’den Amerika’ya, oradan da dünyaya yayılacağı “kehanet”i aklımızda kaldı mı? Kehanetler diye bir kitap var. 1989 basımlı. İki yüz küsürlü sayfanın ikinci paragrafında, 2020 yılında ortaya çıkacak bir virüsten bahsediyor. Yine bir dizi film “virüs” de isim vererek “Coronavirüs”ten bahsediyor. Ülke, eyalet veriyor: Wuhan, diyor yıllar önce. Sizce bu mümkün müydü?

Sevgili Yalçın Küçük bir söyleşisinde:
“Hani bilim kurgu filmleri izliyoruz ya, onların bazılarının gerçek olduğunu düşünün. Bir çoğunun da gelecekte yaşanacağını…” demişti. Ne diyor bu adam, dedik mi? O halde sonuçtan yola çıkarak, şimdi soralım kendimize :
Düşünün, vahşi kapitalizm ne yapmak isterdi?

Bütün pazarlara sahip olmak. (için herkesi öldürebilirdi)
Güce taptırma, otoriteye itaat, kaos, korku…
İnsanlar arası ihanet, ihbarcılık…
İnsanları eve kapama: sıkıyönetim…
Örgütlenme, dayanışma isteklerini yok etme…
Cipli sistem…
Sokağa çıkmama…
Çıkanların (iki kişinin) yanana yürümemesi (virüs bulaşır)…
Gıdaların genetiği ile oynama : GDO… Bütün bunları yaşadık. Şimdi onlar daha büyük savaşların kurgusunu hazırlıyorlar, bizler ne olup bittiğini anlayana kadar.

Karanlık bir tünelden geçiyoruz. Havasız, aysız, güneşsiz bir tünel. Üstelik ucunda ışık bile yok. Herkes bir kahraman gelsin istiyor. Bir kahraman gelip kendilerini kurtarmasını bekliyor. Başkalarının çevirdiği filmde figüran olmaya çoktan razı olduk. Yönetmenler ne derse onu yapıyoruz. Aklı boşalmış güruhlar gibi: yat, yatma. Çık, çıkma, panikle, panikleme… Sendikalar, sivil toplum örgütleri, dernekler… Onlarda “ev”de kaldılar.

Herkes bir rüyada yada sinemada. Sanki bilim kurgu filmi izliyor. İçinde kendisine de rol verilen bir film. Prodüksiyonu çok geniş. Mekanlar, şehirler, ülkeler. Hatta bütün dünya film platosu adeta. Kostümleri, dekorları, oyuncuları o kadar gerçek ki, oyuncu olmalarına rağmen kendilerini korku, endişe, panik ve kaostan kurtaramadıkları bir film. Film bu nihayetinde. Seyredersin biter. Ama bitmiyor. Bittiğini sanıyorsunuz, uyanıyorsunuz. Bitti, diyorsunuz. Hatta perde kapanıyor, ışıklar yanıyor. “exit” yazısını okuyorsunuz. “oh be, film miş” diyorsunuz. Dışarı çıkıyorsunuz. Güneş gözlerinizi kamaştırıyor. Kuş sesleri, bahar dalları, otomobiller, insanlar… Derin bir soluk alıyorsunuz… Oysa film bitmiyor. Perdenin son karesinde “son” denmesine rağmen sürüyor. Işıklı “exit” yazısını sanat ekibi hazırlamış, koltuklar, frigolar, alaskalar. Patlamış mısır ve içecekler, her şey gerçek. Sonra uyanıyorsunuz. Gördüğünüz bir film değil, bir rüyaymış. Açık duran camdan bahar dallarını görüyorsunuz, kokusu giriyor burnunuza. Yatağınızdan kalkıp perdeyi aralıyorsunuz. Güneş yüzünüzü kamaştırıyor. Kumrular camı dövüyor. Yemleri bittiğinde bunu yaparlar. İçeride, mutfaktan gelen sesler, kızarmış ekmeğin mis kokusu geliyor, yapılacak işler, “nerde kalmıştık? Her şey normale dönüyor. Odanız, koridor, salon… Televizyonu açıyorsunuz. Haber spikeri: “Coronavirüs ‘den ölenlerin sayısı…”,
” Bruce Willis, yeni başlayacağı flmi Corona virüs nedeniyle…”

Kendi filmlerinin kahramanı olmayı reddedenler, başkalarının filmlerinde fügüran olmaya mahkumdurlar.

Mehmet Sönmez

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x