Cumartesi Anneleri

Hatice Özhan

Tanrının ölüm uykusuna yattığı bir sırada, bir yerlerde insanlar; gençler, çocuklar bu uyuşuk, miskin tanrının eseri olan zalimlerce yok ediliyor/du. Evlatlardan önce annelerin hayata son elvedalarını dilemeye alışkın oldukları bu dünyada ters giden bir şey var çoktandır.  Bir kırım baş gösterdiğinden bu yanadır evlatlar annelerinden çok önce göçüyor hayattan. Kürt coğrafyasında baş gösteren bu kırımın adı: Faili meçhuller. Bu meçhulü yetin üzerindeki, amatör bir kalpazan büyücünün elinden çıkan gizemin sahiciliğine anneler oldum olası inanmadı. Bir karınca dahi incitmeyen evlatlarının “sıradan” düşmanları olmayacağını iyi bilirler çünkü!

Akşamın ya da sabahın bir vakti evlerinden ya da bir insanın en güvenilir yer olarak bildiği mahallelerinden, sokaklarından bir daha hiç dönmemek üzere alınan evlatları için gözleri onca gözyaşından kupkuru anneler de biliyor bu dünyada bir terslik olduğunu. Eskiden varken şimdi olmayanları ya da kim bilir belki de hala onları beklemekten umutları kırılmış evlatlarının hesabını sormak için Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’nda dört mevsim dinlemeden, tanrıların üzerindeki ölü toprağının umutsuzluğa gark ettiren heyulasına rağmen bir arada toplanmayı bildiler.

Yunan korosunun bir trajedisini oluşturan “kendi evlatları tarafından dünyaya getirilmiş kadınlar olan Plaza De Maya Anneleri” gibi Cumartesi Anneleri de bu toprakların trajedisini oluşturuyor. Galatasaray Meydanı’nda doğru yürüyor anneler her Cumartesi. İstanbul’un bu kalabalık meydanında çok fazla hareket, ten, cinsiyet, acı ve mutluluklar var. Farklı yerlerden ama benzer bir hikâyeyle anneler belirlenen saatte meydana doğru ilerliyor. Orada buluşuyorlar birbirinden üstün gelmeyen, birbiriyle denk acılarını azar azar da olsa akıtmak için. Ağızda emanet duran sözlerle laflamak için değil, kayıplarının hesabını zalimlerden sormak için.

 

Yirmi bir Mart bin dokuz yüz doksan beşte Gazi Mahallesi’nde bir kahvehane kimliği belirli kişiler yaylım ateşine tutuldu, tanrının zalim çocukları onlarca insanı katletti. Katliam sonrası gözaltına alınan Hasan Ocak ortadan kayboldu. Annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları elli beş gün boyunca Hasan’ı aradı. Beş Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan beş gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti. Ve Hasan gibi yok edilen binlerce insan için anneler oturma eylemi başlattılar.

Kayıplarının fotoğraflarını kaldırıp meydanda acı ve inat dolu, gözyaşları kupkuru anneler tüm yaşatılanların bir bedeli olsun istediler. Bedel en çok zikredilen bir kelimesiyse şayet bu toprakların, şimdi kendilerinin de zalimlerin yüzüne bunu zikretmelerinin vakti geldi de geçmişti çoktan.

Anneler için umut yavaş yavaş tükeniyorsa da yine de tekrardan dirilmeyi biliyor. Geleceklerine inanıyorlar evlatlarının, masaya onlar için koydukları tabakların doldurulacağı umuduyla; gelemezlerse de hesaplarının sorulmasını, bir bedel ödetilmesini umuyorlar.

İnsanlar tekrardan kaybolurken, duymuyormuş gibi yapan yönetimde onların sesleri rahatsızlık uyandıracak denli yankılansa da anneler toplanmaya devam ediyor. Etraflarında her devir daim eden hükümeti temsilen polisler ve bir hiçlik duygusuna zorlayan robocoplardan bir çember. Bu çember önüne gelen herkesi, her şeyi ki en çok da annelerin canlı bedenlerini midesine indiren bir hortum oluyorsa da bazenler, hortumun gücü hakikatinkini galebe çalmaya yetmiyor.

Yirmi altı yıldır her şeyin pek de normal seyrinde gittiğine, geç getirdikleri ya da çoğunlukla da gelmemesi için adaya hapsettikleri bir “adalet”in Bakanlıklarını yürütenler;  ağızda gidip gelen dişler gibi sözlerle ülke yönetenlere anneler inanmadı.

Ve annelerin iç sesi, “Bu ülke asla bir yere varamaz. Kayıplarımızın hesabı sorulacaktır!” demeyi sürdürüyor.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x