Delisi Olan…

HomeManşet Haberler

Delisi Olan…

Naim Kandemir

Sevgili Cengiz!

Bugün sana bize pek de uzak olmayan bir konudan bahsedeceğim.

Çocukluğumda deliler yetiştiğim arastanın, mahallenin, şehrin birer parçasıydılar. Toplumda o zamanki deli algısı şimdiki deli algısından çok farklıydı. Hele çocukluk dönemimizde deliler çok sevimli gelirdi bizlere. Bugün dahi çocukluğumuzu hatırladığımızda hepimizin hafızasında birer ikişer sevgiyle hatırlayacağı delileri vardır. Bunda Umberto Eco’nun Deliler ve çocuklar her zaman doğruyu söyler, naif sözünün payı var elbette.

Doğup büyüdüğüm Samsun bu yönden oldukça verimliydi. Bunun özel nedenleri var mıdır, bilmiyorum. Yalnız, çocukluğumdan beri bildiğim Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi vardı şehrimizde. Ki eskiden beri şehirli o hastaneye tımarhane der. Aynı şekilde evinde kiracı olduğumuz doktor Yaşar amcanın tabelasında Ruh ve Sinir Hastalıkları Mütehassısı yazsa da o da bizim tarafımızdan ve halk arasında deli doktoru diye bilinirdi. O zamanlar deli, tımarhane, deli doktoru demek muhataplarını ve yakınlarını rahatsız etmezdi. Sonraları öyle olmadı. Bunda, bizim zamanımızın delilerinin insanlara- topluma zarar vermemesi büyük etkendi. Tabii bir de zamanın ruhuna göre kelimelerin de anlamlarının değiştiği gerçeği de var…

Eskinin arasta ve mahalle kültürü içinde esnaflar, mahalle sakinleri delilere, sokak hayvanlarına karşı kendilerini sorumlu hissederler ve çocuklarına da öyle telkinlerde bulunurlardı. Mahallenin sakinleri güçleri yettiğince onlara yiyecek, harçlık vermeye çalışır ve kimisi bundan mutlu olur, kimisi de sevap kazandığını düşünürdü. O kalender insanlardan biri de babamdı. Onun esnaf olarak ekonomik durumu iyice olduğundan, matbaasında haftalıkla çalışan işçileri gibi mahallenin delilerini de haftalığa bağlamıştı. Bunu deliler de bilir ve cumartesi günleri sırayla matbaayı ziyaret edip haftalıklarını alırlardı. Bunun için tek şart vardı: her deli bir marifetini arastada toplanmış esnaflara göstermek zorundaydı. Kimisi şarkı-türkü söyler, kimisi akrobatik hareketler yapar, kimisi de Süslü Hafız’ı veya gassalı taklit ederdi.

Samsun’da deliler ve delilerle halkın ilişkileri böyleyken Anadolu’da da çok farklı olmadığını sonraki yıllarda yaptığım okumalardan anlamam zor olmadı. Örneğin Tunceli’de mahalli deli Şewuşen’in kentin ortasına heykeli dikildi. Malatya’nın yakın zamanda merhum olan Mercedes Kadir’ini medyadan severek takip ederdim ve yaşadığı şehrin halkının ona aynı çocukluğumdaki gibi yaklaştığını görüp sevinirdim de.

***

Bu deliler bahsinde Osmanlı’da kullanılan ukâlau’l mecânin kavramı var. Akıllı deliler anlamına geliyor. Öte yandan tıp da delilikle fazlasıyla ilgili ki Mad Lieder Disease denen Deli Lider Hastalığı diye bir tanımlama yapılmış.

Tarihsel ve siyasal açılardan bu mevzuya baktığımızda iş karışıyor ve çocukluğumdaki sempatikliğini kaybediyor bu havuzdaki deliler. Bu havuzun belli başlı delilerinden bazılarını; Neron, Hitler, İdi Amin, Saddam, Kaddafi… diye sayabiliriz. Birileri çıkıp şimdi Deli Petro’yu unuttun! derse, diyeceğim; evet, Emin Oktay tarihinin bilincine amadeyken Petro’yu ben de deli bilirdim fakat adamın yaptıklarını okuyunca ve yarattığı Petersburg kentini düşününce Emin Oktay’ı hayırla anamıyorum! Yine birileri çıkıp; ne yani koca millet olarak bizim neyimiz eksik ki tarihin o muhteşem havuzunda  bizim ünlü bir delimiz yok mu? diyebilir. Olmaz mı? Bu yazının sınırları içinde listesini veremem ama mesela ismiyle müsemma bir padişah Deli İbrahim’imimiz var…

Gerçi toplumda delilik üst mertebelerde olunca sanki bir dokunulmazlık zırhına bürünülüp, uhrevi kişilik pozisyonuna mı yükseliyor acaba diye de merak ediyor insan. Hadi, zararsız delilere sempati duyuyoruz da, toplumca da üst düzey delilere de yüksek teveccüh gösterip onların peşine takılıp gidiyorsak vay halimize! Bu ürkütücü geliyor bana. Bu birlikte delirme halinden kurtulamazsak işimiz Allah’a kalıyor.

Toplum-kitle psikolojisi nazik bir konu. 1959’daki uçak kazasından kurtulan Menderes’in, Tarsus’u ziyaretinde bir baba yedi yaşındaki oğlunu yatırmış yere, elinde bıçağı Menderes’e kurban edecek; adamı sakinleştirip çocuğu kurtarmışlar… Aradan kaç yıl geçti ama delilik toplumsallaşmaya başladığında hâlâ mı denilemiyor ne yazık ki. Yakın bir zamanda bir vekil çıkıp liderini peygamber ilân etti! Bu densizliğe ne lider, ne DİB, ne de %99’u müslüman olan toplumun çoğunluğu ses çıkarmadı. Şimdi, sorunlu olan sadece vekil mi?

Zaten toplumda artık kimse kimsenin diplomasını bile soramıyorken, kim çıkıp da böylelerine senin 46’n mı var diyebilir ki? Benim bildiğim eskiden sadece memura maaşı, kadına yaşı sorulmazdı. Zamanımızda sorulmazlar listesi kabardı.

Memlekette bir garip hal de şu: sosyal medyadaki türlü uygulamalarda akıllı insan yapmaz, söylemez dediğimiz, bazılarının absürt, akıllara seza konuşmaları kahkahalar eşliğinde rekor sayılarda izleniyor. Bir bakıma deli ne yapsa yeridir’in onaylanması durumu.

Adam çıkıp garip garip matematik hesapları yapıyor, Milet’li Thales’in kemikleri sızlıyor. Kebapçılara sarıyor. Ahmet Kaya berberlere laf söyledi diye  Berberler Odası ayağa kalkmıştı. Yok mu bu ülkede kebapçıları savunacak bir meslek odası? Bu kadar sahipsiz mi kebapçılar?

Ülkede neredeyse tellâklar dışında laf sokulmayan meslek grubu kalmadı. Biliyorum, bu meslek erbaplarını atalete sürükleyen deli deliyi görünce değneğini saklar, sözüdür. Bir haftayım zamanı gelmedi mi? Biraz da bizim deliler değneklerini çıkarsa da onlar saklasa! Kim bilir bu gidişle duyulur mu bir gün Ece Ayhan’ın dediği gibi şöyle bir dize:

-Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede.

Bu bahiste itiraz etmeyeceğim tek söz ise şu: Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlar.

Deli de musalla taşı da orada, Allah kavuştursun!

Zamanımızın delilerini gördükçe çocukluğumun delilerini özlüyorum. Onların kimseye zararı yoktu.

Resim: Deliliğin Tedavisi

Ressam: Hieronymus Bosch

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments