Ülkemizde yaşanılanlar hiçbir Batılı’nın umurunda bile değil. Batılı işçi sınıfının Türkiye’deki işçi sınıfı umurunda bile değil. Batılı devletlerin Türkiye’de değişen rejim umurlarında bile değil…

Demokratik bir ülkede yaşama arzusu gün geçtikçe milliyetçi ve dinci bir dogmatizme, kültürel yoksulluğa ve bireye saygısızlığa meyleden politik bir şiddete yenilerek sıradan insanın mücadele etme ve baskıya karşı direnme değil ülkeden kaçma şevkini kamçılıyor.

Bir taraftan ülkede toplumsal mücadeleyi yükseltmeye çalışan belirli sayıdaki muhalif politik kimlik uygulanan baskı ile bizzat devlet tarafından ülkeyi terk etmeye zorlanıyor. Bu baskıya direnç gösterenler ise tehdit ve hapis cezaları ile yıldırılıyor. Böylece zoraki bir sürgün kaçınılmaz kılınıyor. Aksi halde özgürlükleri ellerinden alınıyor. Ya da hayatları…

Diğer taraftan insanlara karşı devletin anti-demokratik muamelelerinin ne kadar istikrarlı olduğu görüldükçe ülkeye tutunma umudu kalmayan sıradan insanlar ise ya baskıcı sisteme gönülsüz de olsa biat ediyorlar ya da insanlara karşı devletin daha samimi ve içten davrandığına inandıkları Batılı ülkelere kaçıp gitmeyi düşünüyorlar.

Oysa gitmeyi hayal ettikleri batılı ülkelerde devletin ve toplumun davranışları düşündükleri kadar pürüzsüz değil. Batı’nın kasıntılı demokratik davranışlarının arkasında inkâr edilemez eylemsel çelişkiler var. Batı’nın sahip olduğu düşünülen demokratik öz güveni aslında demokratik eylemsel çelişkilerden ibaret. Teoride oldukça muhteşem gözüken insan hakları ve demokrasi kavramları gerçek koşullar göz önüne alındığında -diğer bir deyişle kapitalizmin sınırsız acımasızlığı- gündelik hayat içerisindeki uygulamalarda insan hakları ve demokrasinin genellikle egemen ideoloji ve çıkarlar tarafından gölgelendiği, maskelendiği ve suistimal edildiği Batı’da da sıkça görülüyor. En azından Batı’ya göç ettiğinizde bunu trende, markette ya da kamu dairelerinde rahatlıkla tecrübe edersiniz. Kendi insanına olan demokrasi ve insan hakları kendi ülkelerine gelen “yabancılar”a yoktur.

Diğer yandan Batı, kendi ülkesi içinde kendi insanlarını önemserken ve onlara insancıl davranırken söz konusu çevre ülkeler olduğunda tüm o içten ve samimi demokrasi parıltıları aniden kayboluyor. Batı’nın saçtığı narsist ışıklar altında gözleri kamaşan bizim gibi ülkelerin insanları da akılsız bir hayranlığa meylederek bireysel kurtuluşu batının “cömertlik”inde aramaya koyuluyorlar. Oysa hiçbir Batılı devletin umurunda bile değiliz. Ne Batı’da ne de dünyanın hiçbir yerinde umurlarında değiliz.

Ülkemizde yaşanılanlar hiçbir Batılı’nın umurunda bile değil. Batılı işçi sınıfının Türkiye’deki işçi sınıfı umurunda bile değil. Batılı devletlerin Türkiye’de değişen rejim umurlarında bile değil…

Türkiye’de gazetecilerin ve siyasilerin fikirlerinden dolayı hapsedilmesi, yolsuzluklar, rüşvet, kara para aklama, uyuşturucu ticareti, anti-demokratik tüm uygulamalar Batı’nın umurunda bile değil… Örneğin Almanya’nın umurunda değil çünkü Mercedes başka hiçbir pazarda bu kadar çok yolcu otobüsünü ve kamyonu satamıyor. Ve sattığı sürece umurunda değil… Ya da Asya’da patlak verecek doğudan-batıya kitlesel bir göçün önüne set çektiği veya Rusya’ya karşı bir koz olduğu sürece Türkiye’nin ezilen halkları kimsenin umurunda bile değil…

Bu yüzden demokrasi ve özgürlük gibi samimi yaklaşımi olan her türlü muhalefet egemenlere ve küresel güçlere güvenme yerine kendi iç dinamiklerine güvenerek yolunda ilerlemelidir.

Şu anda tüm muhalif partiler ve gazeteciler gözlerini merakla 14 Haziran’daki NATO toplantısında gerçekleşecek Biden-Erdoğan görüşmesine dikmiş durumdalar. Oysa sonuç olumlu da olsa olumsuz da olsa ezilenler açısından hiçbir şey değişmeyecek. Ezilenler ezilmeye gene devam edecekler. Daha da çok ezilecekler.

NATO’ya nasıl dahil olduğumuz unutulmamalıdır:  “Kore savaşı bu bütünleşme çabaları için en uygun fırsatlardan birisi oldu. Türkiye, Kore’de “kominizme karşı savaşmak üzere,” askeri birlikler gönderme kararı aldı. Bunun karşılığında 16.2.1952’de NATO’ya alınarak ödülendirildi,”(Türkiye’de Askeri Darbeler – Ahmet Akif Mücek, Gökkuşağı Yayın Evi ). NATO ve küresel güçler iktidarlar görevlerini yerine getirdikleri sürece her dönem onları ödüllendireceklerdir. Onlar için ezilenlerin bir kıymeti harbiyesi yoktur.

 

Türkiye’de sol muhalif partilerin anlamadığı tarihsel bir gerçek var ve ısrarla bu gerçeği görmezden geliyorlar. Demokrasi sadece ve sadece yoksullar mücadele ederse kazanılır. Demokrasi sokaklarda ve meydanlarda kazanılır. Tüm tarihte böyle olmuştur. Ve o yoksullar -bayrak ve ezanı karın açlığına ve gerçek demokrasiye tercih eden o yoksullar- şu anda kendilerini en çok ezeni iktidarda tutuyorlar. (Gündemdeki dehşet verici başlıklara rağmen Cumhur İttifakı’nın oyu halen yüzde 40’larda).

 

Şu anda başımızda kendi davranışlarını çok kolay makul yapan ve kendi suçlarını çok kolay meşrulaştıran anti-demokratik bir otoriter var. Ve bu lider, nüfus üzerinde despotik gücünü kaçınılmaz hale getirmenin varoluşsal hayatı olduğu fikrine kapılmış durumda. Bu yüzden ülkede camilere saldırılar olduğunu söyleyebilecek kadar mantık ve akıl sınırlarını aşmış bir ruh hali içerisinde. Radikal üstünlüğünü megaloman bir anlayışa sararak her türlü anti-demokratik eyleme yol verecek bir davranış sergileme eğiliminde. Demokrasi aynı zamanda kendi içinde kendinden bağımsız olmayan anti-demokratik bir lider yaratma enerjisini de taşır. O anti-demokratik lider de kendi varlığını sürdürme adına o demokrasi ipine yeri geldiğinde rahatça tutunur. Erdoğan da NATO görüşmelerinde o ipe tutunacaktır.

 

Peki ya ezilenler? Peki ya muhalif partiler? Onlar neye tutunacaklar?

Mustafa Kumanova

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x