Fadıl Öztürk anısına ve sevenlerine…
Bıçakla uyandığım bir sabahtı. Kıyamet kadar karanlıktı o gece, kıyamet kadar eski bir düşün içinden uyanmıştık.
O büyük yalnızlığımdan önceydi, hayal gücünü yitirmemeli demiştin, inanıyorduk hâlâ; bir yağmura mesela, bir devrime ve coşkulu çocuklara…
“Resmi tarih yazıcıları”nı konuşuyorduk, tarihin yalandan yazıcılarını, inanmıyorduk, ama yalnızdık. O esrarlı dağda bir devrimcinin rüyasının o ovadaki yankılanışını duyuyorduk, ya da inanmak istiyorduk.
Niye bir portakal ağacında büyümüyor da o düşlerimiz, bir dağa inanıp bir ovada da yalnızlığın külü oluyor ölüm.
Yalnızlığım benim, Ankara da üşürken, “hayal gücümüzü yitirmeden” demiştik, hatırlıyor musun; 7 Haziran’dan hemen önceydi ama yine de biz üşüyorduk, büyük hayalistanımız bir sığınak gibi olmuştu bize.
Hani dedik ya: “ genellikle biri sonunda yaralanır / acil servislerde de kaydına rastlanmaz…” diye.
Öyle zamanlarda düş yola diyorlardı bana, ben de aramaya çıkıyordum kendimi.
İşte geçen gün yine Dersim’den bir düşten dönerken, o Munzur’da bıraktım “dağlı bir kabiledir dediğin aşk”ı.
O kalabalıktan ayrılırken yalnızlığımızı düşünmüyorduk; konuşuyorduk, bize kimden miras kaldı diye…
Pertek’deki solmuş ışıklarına dalmıştım o an, seni ve anlattığım o eski hikâyeyi hatırladım bir an, kardeşim Piro’nun hikâyesini.
Yalnızlığım benim, çok mu erken kuşandım seni.
Yani diyor ya Oğuz Atay “Şimdi al yalnızlığımı ört üzerine Olric. Belki o vakit bırakıp her şeyi… Gelirim bir yerlerden başlamak için yeniden…”
O an o yalnızlığı tutup bir taş gibi yere koymak ve sonra da alnımı dayayıp o boşluğa alıp gitmek istedim kendimi buralardan.
Herkesi yendin sen başarırsın demiştin ya, yanıldık ikimiz de yenildiğimiz iki şey vardı: yalnızlık ve aşk.
En zor anımda arıyordum, ya eski bir hikâye anlatıyordun ya da bir türkünün adını hatırlatıyordun.
Bu sabah İsmet’i aradım, inanmadım söylenenlere ama ölümün dedikodusu olmazmış, onu öğrendim Yalnızlığımızın başın sağ olsun, dedim.
Fırat’ın Su Yüzlü Çocukları’nı hatırladın mı, Öztürk Uğraş’ı
“aklım yolcuydu” diyordu ya;
“…
seyit rıza’yı geçip babek’e varmıştı
osmanlı’ya kadar siyah ağlamıştım
hiç kimse polis otosunun üstündeki
mavi ışık kadar üzgün değildi
.
dünyalı bir cilt vardı yüzümde
alnımda pirinç gibi beyaz bir emek
kirletmedim
kirlenmedim
o çocuklardan ölmek üzere ayrıldım
.
ankara yüzünden intihar ettim.”
Beni hatırladın mı yalnızlığım, bir elinde gül vardı ötekinde rüzgâr, Çemişgezek’ten geçmiştik Pertek yoluna az kala, ekmek yasaktı oralarda o zamanlar, un, buğday ve aşk yasaktı; bir çift siyah bot uzattı bana Zahide anne, geçen yıl burada bırakmıştı kardeşin, dedi. İçinde kurumuş birkaç damla kan!
Nasıl da saklıyor anneler anılarımızı, hasretimizi ve Dersim dağlarında yorulmuş bir çift bot’u.
İşte o zamanlara götürür beni şu “ağacını yakan kibrit çöpleri.”
Ne kadar çok kibrit çöpü var, değil mi?
İşte mayısın biri, bir eksiğiz bugün Fadıl Abi.
En son İzmir, sen ve Berrin, ne çok sevinmiştim, ne çok sevinmiştik!
Şimdi bir kere daha yalnızız hepimiz, yalnızlığımızın başı sağ olsun.












