Gece evin içine ağır bir düşünce gibi yerleşmişti.
Pencerenin önündeki ince tül perde, sokaktan gelen solgun ışığı yumuşatıyor; o ışık mutfağın duvarlarında usulca dolaşıyordu. Evdeki eşyalar bile sanki uzun zamandır söylenmemiş cümlelerin ağırlığını taşıyormuş gibi sessizdi.
Sema tezgâhın önünde duruyordu. Ellerini mermerin soğuk yüzeyine dayamıştı.
İnsan bazen içindeki karmaşayı susturmak için dışarıdaki küçük bir serinliğe tutunur. Çünkü kalbin içinde büyüyen bir yangın varsa, en küçük serinlik bile insana sığınacak bir yer gibi gelir.
Hikmet masanın başında oturuyordu. Başını biraz öne eğmiş, bakışlarını masanın üzerindeki küçük bir su lekesine sabitlemişti. Sanki o lekenin içinde çözülebilecek bir düğüm vardı. Oysa hayatın düğümleri çoğu zaman masaların üzerinde değil, insanların birbirine söylemekten korktuğu cümlelerin içinde saklanır. Hikmet sonunda başını kaldırdı. “Bunca yılın ardından,” dedi ağır ağır, “bir insanın geriye dönüp baktığında elinde kalan tek şeyin kırgınlık olması bana hâlâ anlaşılmaz geliyor.” Sema ona baktı.
Bu bakışta ne öfke vardı ne de meydan okuma. Sadece uzun zamandır taşınan bir gerçeğin nihayet dile gelmeye hazır olduğu o sakin kararlılık vardı. “Ben geriye sadece kırgınlıkla bakmıyorum Hikmet,” dedi. Sesi yumuşaktı ama kelimeleri ağırdı. “Ben geriye baktığımda yavaş yavaş silinen bir kadını görüyorum.”
Hikmet kaşlarını çattı. “Silinen mi?”
Sema başını hafifçe eğdi. “Evet. Bir insanın bağırılmadan, kırılmadan da silinebileceğini öğrendim ben bu evde.”
İnsan bazen büyük acıları büyük olaylarla değil, küçük ve sürekli tekrar eden ihmal biçimleriyle yaşar. Bir bakış, bir suskunluk, bir ilgisizlik… Zamanla bunların her biri görünmez bir aşındırma gibi insanın iç dünyasını törpüler.
Hikmet sandalyede doğruldu. “Ben seni hiçbir zaman kırmadım,” dedi.
Bu cümle onun hayatı boyunca inşa ettiği savunma duvarının en sağlam taşlarından biriydi.
Sema’nın dudaklarında ince bir tebessüm belirdi. Ama bu tebessümde neşe yoktu; insanın çok geç anladığı bir hakikatin burukluğu vardı. “İşte tam da burada yanılıyorsun,” dedi. Bir adım attı. “İnsan bazen en büyük kırılmaları… kimse bağırmadan yaşar.”
Sessizlik mutfağın içine ağır ağır yayıldı. Çünkü bazı gerçekler söylendiğinde odadaki hava bile değişir.
Sema konuşmaya devam etti. “Sen bana hiçbir zaman kötü davranmadın. Bunu inkâr edemem. Ne kaba bir söz söyledin ne de elini kaldırdın.”
Bir an durdu. “Fakat merhamet sadece kötülük yapmamak değildir.”
İnsan ilişkilerinde en sık yapılan yanılgı budur. Kötülük yapmayan kişi kendini merhametli zanneder. Oysa merhamet, yalnızca zarar vermemek değil; karşısındakinin kırıldığı yeri fark edebilme yeteneğidir.
Hikmet’in yüzünde hafif bir gerilim belirdi. “Merhametsiz olduğumu mu söylüyorsun?” Sema birkaç saniye onu izledi. “Ben senin merhametsiz bir adam olduğunu düşünmüyorum,” dedi.
Sonra yavaşça ekledi: “Ben senin merhametin neye benzediğini hiç öğrenmemiş bir adam olduğunu düşünüyorum.”
Bu cümle mutfağın içinde ağır bir düşünce gibi kaldı. İnsan bazen hayatı boyunca güçlü olmaya çalışırken, kalbinin en temel kasını geliştirmeyi unutabilir: başkasının acısını hissedebilme kasını.
Sema konuşmaya devam etti. “Hatırlıyor musun… bir hata yaptığımda yüzündeki o sessiz ifadeyi?” Bir an durdu.
“Konuşmazdın.” Sesi biraz daha derinleşti. “Günlerce… bazen haftalarca.”
Hikmet’in zihninde eski sahneler yavaş yavaş uyanıyordu. Sema devam etti.
“Ben o sessizlikte kendimi yargılanmış hissederdim Hikmet. Ne yaptığımı tam olarak bilmeden suçlu hissederdim.”
İnsan bazen kelimelerle değil, suskunlukla cezalandırılır. Ve suskunlukla verilen ceza çoğu zaman daha ağırdır; çünkü insan neyi savunacağını bilemez.
Sema başını kaldırdı. “İnsan sevdiği kadının kalbine böyle duvarlar örmez.”
Hikmet cevap vermedi.
Sema’nın sesi artık daha içten geliyordu. “Sen bana kızdığında bağırmazdın. Ama geri çekilirdin. Soğurdun. Sanki içimdeki bir şeyi tartar gibi bakardın.” Gözleri doldu ama sesi sakindi. “Ben o bakışların içinde küçülürdüm.”
Bir an sessizlik oldu. Sonra çok yavaş konuştu. “Sevildiğini hisseden bir kadın küçülmez Hikmet.”
Bu cümle odanın içinde ağır bir gerçek gibi durdu. Hikmet’in bakışları yere kaydı. İnsan bazen hayatının en büyük gerçeğiyle, karşısındaki insanın gözlerinde karşılaşır.
Sema devam etti. “Ben senin yanında çoğu zaman bir eş gibi değil… bir hatayı telafi etmeye çalışan biri gibi yaşadım.” Bir an durdu.
“Ve insan sevdiği yerde sürekli kendini savunmak zorunda kalıyorsa… orası artık yuva değildir.”
Hikmet’in omuzları biraz daha düştü. Uzun bir sessizlik oldu. Sonunda çok alçak bir sesle konuştu. “Ben seni böyle hissettirdiğimi hiç düşünmemiştim.”
Sema başını hafifçe salladı. “Çünkü sen kendine hep haklı yerden baktın.” Bir an durdu. “İnsan kendine haklı yerden baktığında… karşısındakinin acısını görmesi zor olur.”
Bu cümle yalnız Hikmet için değil, çoğu insan için geçerli bir hakikatti. Sema’nın sesi son kez yumuşadı.
“Ben seni sevdim Hikmet.”
Sonra ekledi: “Fakat sevgi merhametle büyür.” Gözleri onun gözlerine değdi. “Merhamet olmadığında… sevgi insanın içinde yavaş yavaş soluyor.”
O gece mutfağın içinde kimse bağırmadı. Ama yıllarca söylenmeyen bir hakikat nihayet dile gelmişti.
Ve o an…
Devler ülkesinde ilk kez bir dev yalnız gücünü değil, kalbinin eksik yanını da görmeye başlamıştı.
Devamı gelecek…










