Kumru, akşamın yorgunluğuyla sızıp kaldığı kanepede, üzerine örtmediği battaniyenin soğukluğuyla değil, ruhuna sızan o bildik anne sızısıyla irkilerek uyandı. Gözlerini açtığında karanlık odada annesinin hayali belirdi; mutfakta sessizce iş yapan, babasının ağır adımları koridorda duyulduğunda nefesini bile tutan o gölge kadın. Annesi, hayatı boyunca bir “devin” gölgesinde, kendi sesini bir çorba buharı gibi eritmişti. Kumru, Sema’nın davasındaki o ağır “hiçlik” hissini her düşündüğünde, aslında annesinin o hiç ısınmayan mutfaktaki yalnızlığına dokunuyordu. Sema’nın ertelenen davası, annesinin yarım kalan hayatı gibi göğsüne oturmuştu. “Bazı kadınlar,” diye fısıldadı karanlığa, “kendi elleriyle ördükleri o tuğlaların altında can veriyor, kimse duymuyor.”
Güneşin solgun ışıkları odaya dolarken, Kumru bu boğucu düşüncelerden sıyrılmak için hızla hazırlandı. Günlerdir sanayide olan arabasını nihayet geri almıştı; direksiyonun başına geçtiğinde motorun sarsıntısı ona hayatta olduğunu, hâlâ bir şeyleri değiştirebileceğini hissettirdi. Şehir trafiğinde ofisine doğru sürerken, dikiz aynasındaki yorgun gözlerinde hem annesinin kederini hem de kendisinin bitmek bilmeyen öfkesini gördü. Ofisine girip masasına oturduğu an, masadaki sabit telefonun keskin sesi sessizliği bir bıçak gibi yardı. Arayan, babasının kaldığı huzureviydi. Görevlinin sesi profesyonel bir soğuklukla yankılandı: “Kumru Hanım, babanız az önce ani bir krizle yoğun bakıma kaldırıldı, durumu kritik. Ayrıca, şahsi eşyalarının olduğu bir koliyi kuryeyle ofisinize gönderdik, az sonra elinizde olur.”
Kumru, telefonu kapattığında parmak uçlarının uyuştuğunu hissetti. Aralarındaki bağ, yıllardır sadece Kumru’nun ödediği faturalardan ibaretti. Babası, annesinin hayatını bir “görev” gibi harcayan o dev, şimdi kendi sessizliğinde yok oluyordu. Çok geçmeden sekreteri masasına küçük bir koli bıraktı. Kumru, odasının kapısını kilitleyip titreyen ellerle koliyi açtı. Birkaç eski kıyafetin arasından sıyrılan o defter; annesinin kenarları yemek lekeleriyle ve kurumuş gözyaşı izleriyle dolu “hayat defteri” tam karşısındaydı. Sayfaları çevirdikçe Kumru’nun nefesi kesildi. Annesi, o tariflerin yanına küçük, ürkek notlar düşmüştü: “Bugün yine sustum Kumru, baban parana el koymasın da sen oku diye kendi hastalığımı yuttum. Bu ağrı geçecek elbet ama senin sesin hiç kısılmasın kızım.”
Annesinin kanserle boğuşurken, babasının o katı otoritesi altında Kumru’nun eğitim masrafları uğruna tedavisinden vazgeçtiğini o satırlarda okumak, Kumru’nun göğsündeki psikolojik yarayı kanlı bir yarığa dönüştürdü. Annesini hastalık değil, babasının o görmezden gelen dev gölgesi ve feda edilmek zorunda kalınan bir gelecek hayali öldürmüştü. Kumru, elinde bu itirafnameyle yoğun bakıma, o büyük hesaplaşmaya gitmek üzere ayağa kalktığında telefonu tekrar titredi. Sema’dan gelen mesaj ekranda belirdi: “Kumru Hanım, eve geldi… Çok öfkeli, kapıları kilitledi. Gitmeme izin vermiyor, lütfen yardım edin!” Kumru, elinde annesinin yasını tutan o defter, kulağında babasının yoğun bakımdaki son nefesi ve telefonunda Sema’nın yardım çığlığıyla ofisin ortasında donup kaldı. Duvar saatindeki her tıkırtı, bir kadının daha o devlerin ördüğü duvarlar altında kalmasına saniyeler sayıyordu. Kumru, hayatının en zor kararının eşiğindeydi: Geçmişin intikamı mı, yoksa geleceğin kurtuluşu mu?







