Devlet ve Devlet Cumhuru

HomeYazarlar

Devlet ve Devlet Cumhuru

DevletSokrates‘in sağlıklı ve mutlu bir toplum hayatı için düşündüğü devlet modelini anlatan Platon‘un bir eseridir. Günümüzdeki devlet felsefesi üzerinde temel kaynaklardan biri olması açısından önemlidir. Aynı zamanda mutluluk felsefesi üzerine yazılmış bir metindir. Fakat eserde Platon’un hocası olan Sokrates’in konuşmaları yer almaktadır.

Platon, “Devlet” adlı eserinde ideal devletin nasıl olacağını belirtmiştir. Bu devlette insanlar üç sınıfa bölünmüştür; Çalışanlar (işçilerçiftçilerzanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir.

Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır. İşçi sınıfının erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir. Ayrıca bu toplumda Kadın-Erkek eşitliği mevcuttur.

Platon’un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem doğu hem de batı felsefelerinde temsilciler bulmuştur. Doğu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayışını Fârâbî’de görmekteyiz.

 

Günümüze gelirsek ; 2 nci Dünya savaşı sonrasında yerle bir olmuş Avrupa, Asya ve Afrika Kıta’larında  ekonomik ve siyasi anlamda yeniden yapılandırılması gereken bir manzara  oluşmuştur. Bu da ancak Avrupa’da birlikte yasam zorunluluğunun ortak Toplumsal bilinç anlayışıyla ve de anayasal altyapısıyla mümkün olabilmiştir.

Asya ve Afrika için ise olumsuz durum yani Otokratik ve Monarşik sistemler (bir dönem Sovyetler Birliği hariç, ki su an oda dahildir) renk değiştirerek devam etmektedir.

 

Yani Platon’un Devlet adli eserinde belirttiği gibi bilgelik erdemiyle toplumu yönetecek yöneticilerin ve Modern, insana ve hayata saygı temelinde düşünce bilincinin ve mücadelesinin olmasıyla mümkün olmuştur. Modern Demokrasi dediğimiz Avrupa`da bu 1990`lara kadar süregelmiştir. Ki uzun bir süre Sosyal Demokrat düşünce ve Sistemi Avrupa`ya hakim olmuş ve Avrupa Birliği’nin temellerini atmıştır.

 

Sistemin bu seviyeye gelmiş olması alt ve orta sınıfların ortak bir ütopyada birleşmesi ve harekete geçmesiyle mümkün olmuştur. Yani otokratik monarşik devlet yönetimlerine geçit vermemesiyle sabittir. Bu kah isci sınıfının mücadelesiyle kah ögrenci hareketleriyle veya köylü hareketleriyle ilgili bir durumdur.

Ki bu yüzyıllardan süzülüp gelen acı olayların modern dünyayla beraber daha fazla acıyla test edilmesi sonucu bilinçli toplumsal hareketler basari kazanmıştır. Avrupa tarihine baktığınızda 67 büyük savaş yasanmış bir kıtadır. Ki küçük büyük yöresel  iç savaşlar ve Haçlı Seferleri bunların içinde yer almamaktadır.

Sonuç olarak ; büyük , ağır ve de uzun süreli ic ve dış savaşlar Toplumlarda değişim ve dönüşümü dayatmıştır.

Kısaca Toplumların biatçi bir genetiğe sahip olmamaları geçmişlerinde yaşanılan tarihlerinde saklıdır.

Yani Toplum sorgulayıcı olmayı öğrenmiştir.

 

Bugün İran’dan tutun Latin Amerika`ya kadar yaygınlaşan (Kadın mücadeleleri basta olmak üzere) yığın hareketlerinin benzerleri, bunca siyasal, ekonomik ve toplumsal krizlere rağmen Türkiye olmamaktadır.

Sosyolojik anlamda yüzlerce kez incelenmiş olan bu Paradoksta Türkiye Toplumunun Kültürel, inançsal ve biatsal köklerine inilmemiş ve gerçek anlamda analiz edilmemiştir.

Toplumun bütün Ekonomik, Siyasal ve de Ahlaksal olarak çürümüşlüğüne olan tepkisizliği Muhalif kesimlerin çoğunda kızgınlık küslük veya Bidon kafalılık seklindeki tepkilerle sürdürülmektedir.

Oysa sorun binlerce yılda oluşmuş bir Toplumsal yapının Genetiğinin köklerinde yatmaktadır.

Soru basit cevabi ise sorunun içinde barınmaktadır.

Neden Türkiye Toplumunda muhalif kesimler hep ayni Toplumsal kümelerdendir.?

Neden Ekonomik, Siyasal ve Demokrasi mücadelesinde Muhalif olarak en ön safta şimdiye kadar genel olarak Etniksel inançsal ve Sol ve Modernist düşünceli kesimler bulunmuştur.?

Bu yalnızca yüzyıllardır yaşadıkları ayrımcılık, ötekileştirilme bastırılma ve sistemden uzak tutulmalarıyla açıklanabilirmi ?

 

Çünkü Osmanlı tarihi dahil muhalif kesimlerin ayni kesimler olduğunu (istisnalar hariç (Şeyh Bedrettin isyanı gibi) ne yazık ki görüyoruz.

Oysa ekonomik, siyasal ve de hukuksal krizin yol açtığı anti-demokratik yasam, Adaletsizlik,işsizlik yoksulluk ve açlık egemen kesimler hariç herkesi etkilemesine rağmen bu gidişe karşı çıkmaya çalışan, çoğunlukla yine ayni toplum kesimleridir.

Etniksel ve İnançsal olarak Türkiye`nin çoğunluğunu oluşturan Türk Dindar,Müslüman kesim ( küçük bir kesim haric) gerek Ahlaki ve gerekse de Adalet duygusuyla neden haksızlıklara ses çıkarmamaktadır ?

Neden konu azınlık hakları söz konusu olduğunda Milliyetçi söven duyguları harekete geçmektedir?

Neden savaş çığırtkanlıkları bu kadar pervasız ?

Savaşın bile bir hukuku olmasına rağmen neden her türlü kötülüğü başkalarına reva görmekte sorun görmeyen bir toplum?

Bu sadece korku ve bilinçsizlikle veya kör bir biatıcılıkla açıklanabilir mi?

 

 

 

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments